Çar Büyük Petro’nun Kurduğu Masal Kent St. Petersburg (2)

Uçaktan indikten sonra Neva Nehri kıyısında demirlemiş olan gemimize yerleşiyoruz. Daha önce askeri gemi olan gemideki kabinimiz minik ama kullanışlı.  Turumuzun adı Volga Volga Beyaz Geceler… Gerçekten de güneş batmak bilmiyor, geceler beyaz beyaz öyle gökte asılı duruyor, saat 22.00 oluyor 23.00 oluyor, hala hava apaydınlık.

St. Petersburg Tarihi

Türk tarihinde “Deli” ya da “Çılgın” Petro diye de adlandırılan, Avrupa’da ve Rusya’da Büyük Petro diye tanınan bu çar gerçekten de çılgın işlere imza atıyor. Çocukluğunda iktidar kavgaları nedeniyle vahşete de tanık olarak yetişen çar yüzlerce farklı ulusun yaşadığı Rusya’da Alman kökenli Rusların çalışkanlıklarına hayran kalıyor. Bir buçuk yıl tebdili kıyafetle bütün Avrupa’yı geziyor. Amacı Avrupa’daki gelişimi yakalamak ve Avrupa’yı Osmanlı Devletine karşı mobilize etmek. Son amacına ulaşamayan Petro Avrupa’dan kazandığı bilgi ve donanımıyla Rusya’ya dönüyor ve İsveç’ten aldığı Baltık Denizi’ne kıyısı bulunan bataklık bir coğrafyada St. Petersburg kentini kurmaya başlıyor. Kent bugün Finlandiya körfezine açılıyor, hemen kuzey Doğu’sunda ise Avrupa’nın en büyük gölü Ladoga Gölü bulunuyor. Güneyden gelen Volga Nehri bu büyük gölle buluşmadan Sivir Nehri adını alır ve daha sonra da Neva Nehri olarak Baltık Denizi’ne dökülür. Kent işte tam da Neva Nehri’nin deltasına kuruluyor.

1703 yılında Neva Nehri deltasında kurulan St. Petersburg kenti

Ticaret olmadan kalkınmanın mümkün olmadığını bilen Çar, St. Petersburg’u önemli bir liman kentine dönüştürüyor. Amsterdam ve Venedik’ten etkilenen Çar İtalyan şehir planlayıcıları ve mimarları Rusya’ya davet ediyor ve kenti inci gibi işliyor. Aynı zamanda Çarlığın geleceği olarak gördüğü gençleri Avrupa’ya eğitime gönderiyor ve donanmayı yeniliyor.  Böylece 1703 yılında St. Petersburg küllerinden değil ama bataklıktan doğan bir zümrüt-ü anka kuşu gibi doğuyor. Her binasının sanatla yoğrulduğu, sayısız kanalla ve bu kanalların üstündeki açılır kapanır köprülerle bezeli biblo gibi bir kent oluşuyor zaman içinde. Bu güzel kent 1712 yılından 1918 yılına değin Rusya’nın başkenti olarak kalıyor. Çar ise saraylarda değil küçük bir binada kalmayı tercih ediyor. Ancak gerek Elizabet adı altında 1741’de çariçe olan kızı gerek Pedro’dan sonra gelen hükümdarlar şaşa içinde bir yaşam sürdürmeyi tercih ediyorlar. Öyle ki Elizabet döneminde sarayda aynı giysinin iki kez giyilmesi dahi yasaklanıyor.  Petersburg’un görkemi her gün biraz daha artarak süregeliyor. Petersburg’un önündeki “Saint/Sant”  (St.) kavramı “aziz” anlamına geliyor; Petro kente, kenti koruyan Aziz Petrus’un adını veriyor.  Neva Nehri deltasında konuşlanmış 42 adanın üzerinde kurulan ve içinden 68 nehir ve kanalın geçtiği bu kent Rusya’nın Avrupa’ya, medeniyete, ilerlemeye ve çağdaşlığa açılan penceresi oluyor. Çar sayısız reform yapıyor, bunların içinde kıyafet reformu da var, sakalı yasaklıyor, zengin kesim ısrar ederse onlardan sakal vergisi alıyor; donanma ve askeriye yeniden yapılandırılıyor. Kendisini Ortodoksların hamisi olarak gören Çar’ın bir amacı da Osmanlıları yenerek sıcak denizlere inmek. Bunda başarılı olamıyor. Ruslar 1700’de yapılan Barış Antlaşması’ndan sonra, İstanbul’da sürekli elçilik açma hakkına sahip oluyorlar. Rusya’ya savaş açan İsveç Kralı “Demirbaş Şarl” Osmanlı Devleti’nden yardım istiyor. 1711’de Petro’nun ordusu Prut Nehri kıyısını kuşatıyor. Osmanlılar Prut Antlaşması ile bu savaştan başarı ile çıkıyorlar ve daha önce Ruslar tarafından alınan Azak Kalesi yeniden Osmanlıların egemenliğine giriyor.

Farklı konularda sanat eserlerinin sergilendiği 200 müzeye sahip bu güzel kent 1991 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası listesinde.  Çarlar  ve çariçeler tarafından yapılan sarayların içinde yer alan Ermitaj Müzesi’ndeki üç milyon sanat eserlerinden her birine sadece bir dakika ayrılırsa dahi bütün müzeyi gezmek için sekiz yıl gerektiği belirtiliyor. Ermitaj Müzesi’nin bir özelliği daha var, kemirgen tehlikesine karşı bodrumunda çok sayıda kedi besleniyor.

II. Dünya Savaşı sırasında Hitler kenti 900 gün kuşatıyor, ancak kent direnebiliyor. Bir milyon Petersburglu ölüyor ve binaların üçte biri hasar görüyor. Kente “kahraman” unvanı veriliyor.

St. Petersburg’un bütün dünyada kardeş şehirleri var, Almanya’daki kardeş şehirleri müzelerinden birinde 1683 yılında Viyana Kuşatması’ndan da günümüze intikal eden Osmanlı eserlerinin sergilendiği Dresden ve Almanların önemli liman ve ticaret kenti Hamburg.

Metro tünelleri Moskova’ya göre biraz daha geç yapılmaya başlanıyor 1955 yılında ilk metro çalışmaya başlıyor. Metro inşaatını Komünist rejim çok önemsiyor. Metro durakları yeraltı sarayları gibi  ünlü mimarlar tarafından inşa ediliyor. St. Petersburg’un metrosunun bir özelliği de dünyanın en derin metrosu olması.

Kent çok sayıda badire atlatıyor ve adı da 1914 yılında Petrograd olarak değiştiriliyor, 1924 yılında ise Leningrad oluyor. Sovyetler Birliği’nin son lideri Gorbatçov ile başlayan Prestroika ve Glasnost süreçlerinde Rusya dışa açılıyor, rejim değişiyor ve 1991 yılından sonra Ruslar tarihi değerlerine de sahip çıkmaya başladıklarında artık kentin adı yine St. Petersburg oluyor.

St. Peterburg Rusya’nın ikinci büyük kenti. Nüfusu 5 milyon olarak telaffuz edilmesine karşın çok daha fazla olduğu söyleniyor.

Işıklar Altında St. Petersburg

Rehberlerimiz St. Petersburg’u gece ışıklar altında görmemizi öneriyor önermeye de, hava korkunç soğuk ve yağmur çiseliyor. İstanbul yaklaşık 30 dereceyken, burası en fazla 12 derece. Soğuk olacağını biliyorduk, ama bu denli bir soğuğu da beklemiyorduk doğrusu. Almanya’dan alışık olduğum için tedbirli gelmişim. Kazak, kazağın üzerine hırka onun üzerine de kapüşonlu ceketimi geçirip gece turuna  çıkıyorum. Tur otobüslerle yapılıyor. Güzel şehir ışıklar içinde…  pırıl pırıl….  Kocaman meydanlardan geçiyoruz, üstü kabartmalarla bezeli devasa binalar çevreliyor bu meydanları. Caddeler alabildiğine geniş ve binalar aydınlatılmış.

St. Petersburg’un alışveriş ve eğlence caddesi Nevsk Prospect (Nevsky Bulvarı)

Parkları uçsuz bucaksız. Parklarda heykeller var ve tabii soğan kubbeli sayısız kilise.

Bir meydanda duruyoruz,  fotoğraf çekmek için iniyoruz, sonra otobüse geliyoruz, ama şoför yok… Bekliyoruz, biraz sonra rehberimiz polisin otobüsü bağladığını belirtiyor, otobüsün bir şeyleri eksikmiş, yeni bir otobüsü beklememiz gerekiyor. Hava ise buz gibi. Rehberimiz bizi yakında bulunan bir kafeye götürüyor, orada sıcak bir şeyler içerek biraz kendimize geliyoruz.

Köprülerin çoğu açılır kapanır türden, İstanbul’daki eski Galata Köprüsü gibi.

Saat 01.30’da Neva Nehri üzerindeki ilk köprü açılıyor

Burası da aynen öyle, eğer köprünün açılmasına denk geliyorsan kalıyorsun öteki geçede. Beş köprü 01.30’den itibaren sırayla kimi yukarıya doğru, kimi yana doğru açılmaya  başlıyor. Herkes gelmiş bu rengarenk gösteriyi izlemeye. Ancak hava öylesine soğuk ki, kimi turistler battaniyeye sarılmışlar, hatta kimisi yorgan gibi bir örtünün altında koruyorlar bedenlerini. Gecenin bir yarısında sayısız turist dizilmiş Neva Nehri  kenarına çiseleyen yağmur ve buz gibi esen rüzgar altında bu rengarenk etkinliği izlemek için.

Gündüz Gözüyle St. Petersburg

St. Petersburg’un Kanalları

Kenti otobüsle gezdikten sonra bir kanal turu yapıyoruz. Motora binmek için kuyrukta beklerken resmen donuyorum ve pişman olmaya başlıyorum geziye katıldığım için. Zehir gibi bir rüzgar esiyor. Ancak teknenin güvertesine geçtikten ve tekne birbirinden güzel binaların arasında süzülerek sayısız güzel köprünün altından geçmeye başladığında pişmanlığım yerini geziye katıldığım ve bu güzel kenti görme olanağını yakaladığım için sevince dönüşüyor. 

St. Petersburg’un sayısız köprülerinden biri

Ufaklı, büyüklü, kemerlerinin üstü heykellerle bezeli sayısız köprü var ve binaların üstü oya gibi işlenmiş.

St. Petersburg kanalları

Ermitaj (Hermitage) Müzesi

Aslında Çar ve Çariçelerin kışlık saray kompleksinden oluşuyor bu her eserin önünde bir dakika durulduğunda gezilmesi 8 yıl sürecek olan, 3 milyon eseri barındıran devasa müze. Müze 1754 yılında, 34 yıl çariçe olarak Rusya’yı geliştiren, eğitim sistemini zorunlu tutan ve çok sayıda reform yapan Alman kökenli Çariçe Büyük Katerina tarafından kuruluyor ve 1852 yılında halka açılıyor.   Üç Osmanlı Padişahı döneminde Çariçe’nin orduları Osmanlı Devletiyle savaşlara girişiyor ve Yaş Antlaşması (1787-1792 Osmanlı Rus Savaşı)  ile Kırım’ı Ruslara bırakmak zorunda kalıyor. Katherina aynı zamanda Lehistan’ı da topraklarına katıyor. 

Devasa bir müze olan Ermitaj Müzesi’nin kanaldan görünüşü

Rehberimiz bize yeterince süre veriyor, ancak bizi ikaz ediyor, bir saat sonra çok yorulmuş olabilirsiniz, o zaman giriş katına gidip bizi bekleyebilirsiniz.  Neva Nehri boyunca uçsuz bucaksız uzanan müzenin önünde devasa bir kuyruk var, turistler akın etmiş.

Sırayla müzeye giriyoruz. Müzenin giriş katında harika mermer heykeller var. Bunlardan biri de “üç güzelleri” betimleyen harika ötesi bir yontu. Hayatımda böyle güzel bir heykel gördüğümü hatırlamıyorum, hayran hayran bu üç genç kızı inceliyorum. Sanki üzerlerindeki kıyafetleri mermer yontusu değil, sanki tüller uçuşuyor üstlerinde. Sanatçı genlerine işleyen bir sanatseverlikle kızları mermerin içinden kurtarmış ve bütün zerafetleriyle adeta canlandırmış. Sanki ansızın yere zıplayıp önümüzde dans etmeye devam edecekler, benim de elimden tutarak danslarına eşlik etmemi isteyecekler, öylesine canlı, öylesine zarifler.

Ermitaj Müzesi’nin giriş katındaki “Üç Güzeller” Heykeli

Büyük Pedro ile inşaatı başlatılan saraylar daha sonra çarlar ve çariçeler tarafından genişletilecek ve aydınlanmaya önem veren bu yöneticiler bütün dünyadan topladıkları sanat eserlerini bu saraylarda sergilemeye başlayacaklar ve zaman içinde saraylar dünyanın en büyük müzelerinden birine dönüşecek. Yukarı çıkan merdivenlerdeki kabartmalar altın varak kaplı, merdiven alabildiğine görkemli.

Mermer ve sayısız yarı değerli taştan yapılan sütunlar, heykeller ve resimler karşılıyor müze ziyaretçilerini.

Aslında bu görkemli müzeyi anlatmak son derece zor.  Sayısız eseri barındırması dışında, eserlerin sergilendiği her salon da incelenmeye değer mekanlardan oluşuyor. Salonların tabanları, tavanları, duvarları, kapıları, pencereleri, pencerelerde bulunan perdeler, duvar kaplamaları ayrı birer sanat eseri.
Başımız dönerek sayısız salondan geçiyoruz. Bir salonun görkemli boyutları üç metreyi bulan kapılar hazine değerinde “boulle” denilen metal kakma işçiliklerle bezeli.

Caravaccio, Raffael, Tizian , Leonarda da Vinci ve  Rembrandt gibi klasik dönem ressamlarının yanında Gaugen, Van Gogh, Cezanne, Matisse, Kandinsy ve Picasso gibi çağdaş döneme imzasını atan ressamların da değerli tablolarını  barındıran salonlarında sonsuz vakit geçirilebilir, biz ancak bize ayrılan birkaç saatte bütün salonlardan öyle bir geçiyoruz.  Heykellerin ve mücevherlerin sergilendiği salonlara giremeden ayaklarımızın artık bizi taşımadığını hissederek ağır ağır giriş katındaki dinlenme salonuna doğru yol alıyoruz.

Değerli tabloların bulunduğu sayısız salondan biri

Ermitaj Müzesi’nde Rusya’nın uçsuz bucaksızlığı ve sonsuz zenginliği adeta gözle görülür, elle tutulur bir hale geliyor. Yarı değerli taşlardan sütunlar yapmakla kalmamışlar, yerlere mozaikler yapmışlar ve mozaik tekniğini kullanarak möbilyalara da bu sanatı yansıtmışlar.  Müze  çok kalabalık, insanların arasından eserleri çekmek beceri istiyor, zaten yorgunluktan resimleri istediğim gibi de çekemediğimi farkediyorum. Dün gece  ve bugün kanalda motoru beklerken öylesine üşümüştüm ki, başım inceden inceye ağrımaya başlıyor.

Bir kısmımız, ki buna ben ve annem de dahil; İngilizce ve Almanca dil bölümlerini bitirmiş, harika Türkçe konuşan,  beş dili sular seller gibi bilen, aynı zamanda şarkı söyleyen, Rusça dil dersi veren, eşi bir Yunanlı olan, harika dans eden  sevimli rehberimiz Kseniya  eşliğinde alt kata inip orada boş bulduğumuz yerlere oturup gezmeye devam eden grubumuzun “yılmayan kahramanları” olan öteki üyeleri beklemeye başlıyoruz.

Kazak Dans Gösterisi

Bitap bir şekilde vapurumuza döndüğümüzde başım zonkluyor,  başımın ağrısı kesin bütün gece ve bütün gün soğuktan tir tir titremekten. Oysa bir gün önce Kazak Dans Gösterisi’ne bilet almıştık. Rehberimiz Barbaros Beye gidiyorum ve acaba başkasına versek biletleri bizim yerimize gidemezler mi diye soruyorum,. Ancak öyle birini bulamıyoruz ve biletlerin yanmasına gönlüm razı olmadığından sonunda gitmeye karar veriyoruz.  Ve iyi ki de karar veriyoruz, ne baş ağrım kalıyor ne de başka bir tasam… harika bir tiyatro binasında harika ötesi bir şov ile karşılaşacağımızı daha bilmiyorum…

Ankara’dan çok tatlı bir hanım da bize eşlik ediyor. Otobüs bizi görkemli bir binanın önünde bırakıyor. Sanki altmışlı yılların Emek Sineması önündeyim. Rahmetli anneannemle Beyoğlu’nda bu güzel sinemada her hafta bir film izlerdik. Kimi zaman yabancı bir film olurdu, kimi zaman da bir Yeşilçam filmi. Filmlerden önce haberler de verilirdi. O zaman daha televizyon Türkiye’ye gelmemişti, haberler ya radyodan dinlenir ya da sinemalarda filmler başlamadan ve aradan sonra verilirdi.

Saat dokuza geliyor, ama hava daha apaydınlık.  Görkemli merdivenlerden ana salonun bulunduğu birinci kata çıkıyoruz. Yerler numaralı değil, salonun üçte ikisi dolmuş, biraz gerilerde koridor kenarında bir yer bulup oturuyoruz.

Kazak Dans Gösterisi’nin yapıldığı tiyatro binası

Tiyatronun içinde ayrı salonlar da var, o salonlardan birinde bizim gruba ikramda bulunuyorlar. Rusya’nın her köşe başında olduğu gibi tiyatro binasının içinde de mermer heykeller yer alıyor.

Tiyatronun görkemli salonlarından biri

Kazak Dans grubu kadın erkek öyküleri canlandırıyorlar, sadece dans etmiyorlar, aynı zamanda tiyatro oynuyorlar, şarkı söylüyorlar, on parmaklarında on marifet. Belki de en güzeli dans gösterilerinde kadına olan saygıyı sergiliyorlar ve dansları espri ve şakalarla zenginleştiriyorlar. Sonra rehberimizin anlattıkları aklıma geliyor, çocuklar ana okulundan itibaren spor ve dansla yetişiyor. Kız çocuklarına ve kadınlara özel bir saygı  ve sevgi gösterilen bu  danslarla karşı cinsi rencide etmeyecek bir şekilde karşılıklı etkileşimi de öğreniyorlar. 

Salonun görkemi türlü türlü ışık oyunlarıyla devasa boyutlara ulaşıyor.

Sanatçılar sahnede şarkı söylüyorlar

Erkekler ve kadınlar danslarıyla ve şarkılarıyla türlü türlü öyküleri canlandırıyorlar. Oyuncular kâh bale yapıyor kâh dans ediyor kâh şarkı söylüyor ve tiyatro oynuyor. Öylesine hızlı hareket ediyorlar ki, hareketleri yakalamak neredeyse olanaksız. Kadın erkek bir arada bir oyunu sahneye koyuyorlar, ortada bir sorun var ve bu sorunu birlikte dans, tiyatro ve şarkılarla çözümlüyorlar. Her sahnede farklı kıyafetler giyiyorlar, bütün kıyafetler ise capcanlı renklerde.

Sanatçılar danslarıyla farklı konuları canlandırıyorlar

Harika gösteri uzun süre alkışlanıyor. İyi ki gelmişiz diye düşünüyorum, iyi ki baş ağrıma yenik düşmemişim.  Salondan çıkarken yine İstanbul’un eski görkemli sinema ve tiyatro salonları geliyor aklıma, yüreğimi ince bir hüzün kaplıyor.

Görkemli salon boşalıyor

Günün yorgunluğu ardından bu gece küçücük kabinimizdeki yataklarımızda iyi bir uyku çekeceğimizi biliyorum. Dönerken güneş hala gökyüzünde, arkama bakıyorum ufukta kıpkızıl batıyor güneş. Gemiye binerken bütün Neva Nehri adeta alevler içinde, saat 23.00’e geliyor ve aydınlık yerini kızıla bürünerek yeni yeni yerini karanlığa bırakmaya başlıyor.

Yarın nehir turumuz başlıyor. Bu gece gemi yola çıkacak ve  biz Neva Nehrinden ve Avrupa’nın en büyük gölü olan Ladoga Gölü’nden geçerek Sivir Nehrine geçeğiz ve ilk kez bir seviye havuzunu katederek ilk durağımız olan Mandrogi’ye ulaşacağız. Sabah 7.45’te bizi vapurda hoparlörlerden kabinlerimize ulaşacak horoz sesi uyandıracak. Büyük bir heyecanla nehir turumuzun ilk gününü bekliyoruz.