Öyle dolaşırken PC’de, çeviriler ve okumalar yaparken gençliğimin tüm tasasızlığı gelip dikiliverdi karşıma… İzninizle paylaşıyorum… kâh Frankfurt, kâh Beylerbeyi kâh Kopenhagen’den anılar gelmiş…
1968 – 1972 : Yazları Selanikli Sakine anneannemden bize intikal eden yalıda kalırdık. Bir yandan su boşalttığımız altı delik bir sandalımız vardı, güle eğlene o sandalla gezerdik. Hatta bir keresinde gece yarısı o sandalla Kandilli’ye gittik, sonra oradaki vapurlara tutuna tutuna kendimizi akıntıya bıraktık ve Bebek’e geçtik, ne cesaret. Bir de döndük, saat 03.00 gibiydi herkes rıhtıma üşüşmüş bizi boğuldu sanmışlar. Çok fena azar işitmiştik. Benim çocukluğumda bugün bir lokanta olan yandaki yalı Alman Misafirhanesiydi. Bekçinin kızı arkadaşımdı, harika bir bahçesi vardı, kamış ormancıkların içinde saklambaç oynardık. Şimdileri salt beton dökmüşler. Rıhtımına da iki kat çıkmışlar. Bir zamanlar ziraat bakanının yalısıymış, envaiçeşit bitki ve ağaç vardı içinde. Daha sonra İstanbul valisi Fahrettin Kerim (1900-1987) satın aldı ve vefatından sonra bu dünya güzeli yalı vakfa kaldı. Vakıf da birinci derece tarihi değeri olan bu yalıyı kiralardı, bu kiracılardan biri de Alman Misafirhanesiydi. Düğünler olurdu Alman Misafirhanesi’nde, Sevdim Bir Genç Kadını, Papatyam Gibisin ezgileriyle konuklar dans ederlerdi. Biz de incir ağacından duvara çıkar orada öyle izlerdik düğünü. Garsonlar artık bizi tanımışlardı, bazen duvarın üstüne yiyecek ve içecek uzatırlardı.

Aslında daha da gerilere gittiğimizde buradaki dört yalı arsası da Sakine anneannemlere aitmiş, ama savaş sonrası para sıkıntısı çekmişler ve arsaları, korudaki üç köşkü ve Hasippaşa Çiftliği’ni satmak zorunda kalmışlar, hem de üç kuruşa. Anneannem anlatırdı, bir ara inek beslemişler çiftlikte, ama sütü satacak insan bulamamışlar… Masal gibi dinlerdim anneannem anlattığında. Derdi ki müşteri bulunca bir sevindik, bir sevindik. Köşklerin kaskatlı havuzları duruyordu o zamanlar, anneannemle giderdik, anneannem anılarını, annesini babasını anlatırdı. Babası vefat ettiğinde daha köşkler varmış.
O güzel beyaz yalı Kalkavanların yalısı, orada film çevrilirdi, Fatma Girik, Türkan Şoray’dan imzalı resim alırdık. Sonra Prenses Esra satın aldı, en son da Sabancı’ların oldu o güzel yalı diye duydum.

Kapının önündeki resim ise Sâkine anneannemin insan yüzü görmek için 1912’de tam yolun üstüne yaptırdığı yol yalısı. Cicianneannem (anneannemin ablası) anlatmıştı, tam on beş gün bir insan geçsin diye beklemişler, on beş gün sonra bir at arabası geçmiş. Benim evlendiğimde ise ev her otobüs geçtiğinde sarsılırdı. Yeniden yapılırken evi geriye çektiler, ama zaten eski evin ruhu çatısı açıldığında bu güzel evin, çatıdan uçup gitmişti. Şu anda Su Merdum Oteli ve Lokantası var, anneannemin adını ise hala kullanıyorlar.
1973: Halamlar tıp balosuna davet ediyorlar beni ve Aytaç’ı, ben de gidip çabucak bir elbise alıyorum, bu gördüğünüz elbiseyi, inceciğim ya, tasasızım, güzelim ve ne alsam üzerime şıp diye oturuveriyor.

1972 – 1974: Frankfurt’ta üniversitede okurken Çiftecambaz (Zwilling) dükkanında çalışıyordum. Şeflerim beni severlerdi, Frl. Esen ne zaman vaktiniz olursa öyle gelin derlerdi, ben de derslerime göre çalışma saatlerimi ayarlardım. Finli arkadaşlar da bir dönem gelmişlerdi. Onlarla çektirmişim resmi. Japon müşterilerimiz vardı. Bayılırlardı Solingen’de üretilen Zwilling ürünlerine. 100 adet sebze bıçağı alırlar ve her birinin özenle şirketin kağıdına sarılmasını isterlerdi. Sonra rehberden öğrendim. İş adamları seyahatte döndükten sonra çalışanlara hediye getirirlermiş. Keza Zwilling amblemi bulunan bu bıçaklar da hediyeymiş. Bir de Japonlar paralarını iç çamaşırlarının içinde saklarlardı, ondan tuvaletin önünde kuyruk oluşurdu, ilkin anlamamıştık neden herkesin bizim tuvaleti kullanmak istediğini. Dükkanın yeri çok iyiydi, tam merkezdeydi, ama küçükçe bir dükkandı.

1972 – 1974 : Aytaç Finli arkadaşlarla birlikte bizi diskoteğe götürürdü, orada sabaha kadar dans ederdik, biz (Maia, Tuire, ben) yorulurduk, Aytaç başka kızlarla rock and roll yapmaya devam ederdi.
1974 – 1978: Aytaç Frankfurt’ta ve Neu Isenburg’da üç dernek kurmuştu. Türk Alman Kültür Derneği’nde ben de faaldim. Folklor grubunda oynardım, gruptan ben sorumluydum. Tiyatroda oynardım bir de. Severek oynardım, toplumsal sorunlara parmak basan bir oyunda bir işçinin eşini canlandırıyordum. İki de küçük çocuğum vardı, şimdi o çocukların torunları olmuştur belki de. Aynı zamanda dernek sekreteriydim. Westend’de bir metruk binayı vermişti belediye bize. Aytaç inşaatlardan getirdiği malzemelerle binayı güzelleştirmişti. O tarihlerde Almanya’nın en yüksek binası Dresdnerbank Hochaus inşaatında çalışıyordu. Her hafta sonu orada toplanırdık, çayları da ben yapardım, bir çay galiba 20 Pfennig’di. Almanya turnesine çıkardık dernekle. Bugün düşünüyorum da ne büyük organizeymiş. O tarihte daha Türk televizyonu yok Almanya’da. Salonlar dolup dolup taşardı. Herkes bizim gösterimize gelmek isterdi.

1973: Kuzenimle Kuzey Almanya seyahati yapmıştık, oradan Danimarka’ya geçtik, o resim de Kopenhagen’de sarayın askerleriyle, biri ne güzel tebessüm etmiş. Kim bilir şimdi neler yapıyordur.

1980: Aytaç balo ve geziler de düzenlerdi. Gezilerde bir ya da iki otobüs dolusu Türk Alman Almanya’nın ilginç yörelerine giderdik. Bu resim düzenlenen balolardan birinde çekilmiş. Üzerimdeki elbiseyi çok uygun bir fiyata almıştım, keza ayakkabılar da öyle. Serde gençlik var ne giyersen yakışıyor.

Bir varmış bir yokmuş misali, bu günleri sanki başka biri yaşamış, sanki bir masalmış bütün bu resimler, bir peri kızının tozlu kutulardan çıkarıp beni tılsımladığı masallar… Hem benim hem ben değilim… Yine de beni ben yapan tüm bu yaşanmışlıklar olduğuna göre… herhalde benimdir diye düşünüyorum, ama niye yalan söyleyeyim yine de ikircikliyim.
Almanların dediği gibi eskiden genç ve güzeldim, şimdi ise sadece güzelim misali…esenlikle kalın ve her daim mutlu olun… Evet nostaljik gezime dahil olduğunuz için teşekkürler…