Geceden kabinimize bırakılan bilgilendirici fotokopilerde program bu kez şöyle: 6.25 horoz sesiyle uyandırılma ve kahvaltıdan sonra Ugliç’e varış ve yürüyerek yapılacak tur. Saat 8.00’de Ugliç’teyiz. Devasa boyutlu Volga Nehri üzerinde kayarak ilerliyor gemimiz. Yolculuğumuz boyunca geçmemiz gereken onuncu seviye havuzunu da geçtikten hemen sonra Ugliç’e varıyoruz.
Rehberimiz Ugliç’in pazarının ilginç olduğunu ve oradan istediklerimizi alabileceğimizi söylemişti. 12.00’ye kadar Ugliç’te kalabileceğiz.
Uzaktan Ugliç’in güzel kubbeli şirin kiliseleri gözüküyor, biblo misali.

Gemiden iniyoruz ve grubumuzla birlikte daha yeni kurulmakta olan giysi ve hediyelik eşya stantlarının ortasından geçerek büyük bir parka giriyoruz. Özgün kıyafetli yaşlı kadınlar şarkı söylüyorlar, dans ediyorlar ve isteyenle resim çektiriyorlar. Durup bu güzel ezgileri dinleyenler gönüllerinden ne koparsa veriyor. Yine yaşlı kadınlar yolun kenarına oturmuşlar, bahçe ve orman meyvelerini satıyorlar.
Annem yorgun, bir banka oturuyoruz, grup çok hızlı hareket ediyor, en iyisi gruptan ayrılıp Ugliç’i yalnız gezmek diye düşünüyoruz. İstanbul’daki sevdiklerimiz için birkaç ufak tefek eşya almamız lazım. Ugliç’in şirin pazarına giriyoruz. Satıcıların çoğu Türkçe konuşuyor. Matruşkalar, renkli boyalı ahşap kaplar, tepsiler, çocuk giysileri ve bin bir nesne bizi bekliyor adeta. Bir stantta altmış yaşlarında bir kadın satıcı çocuk giysileri ve mutfakta kullanılacak tutacak ve benzer eşyalar satıyor, tüm ürünler özgün ve güzel giysiler. Oradan buradan konuşuyoruz, diyor ki kışın dikiyorum bunları, yazın da satıyorum. Modelini ben çiziyorum. Takdir ediyoruz bu yetenekli ve çalışkan kadını. Sonra satıcıların çoğunun kışın ayrı bir işte çalıştıklarını, yazın da bu Pazar yerine geldiklerini ve geçimlerini aslında turizme borçlu olduklarını öğreneceğiz. Birkaç şey aldıktan sonra annem gemiye gidiyor ben de Ugliç’in merkezine doğru yürüyorum. İleride ilginç bir katedral var, kubbeleri yıldızlı gecelerin göğüne öykünülmüş, biblo gibi aynı. Ağaçların arasından kubbeleri yıldızlı geceleri andıran bu güzel kilisenin resmini çekiyorum.

Hemen kilisenin yanı başında bir manav var, çocukluğumdan tanıdığım harika elmalardan satıyor, satıcıya yaklaşıyorum, Rusça dersinde öğrendiklerimi satacağım, ama satıcı şakır şakır Türkçe konuşmuyor mu! Azerbaycanlı, çalışmak için gelmiş Rusya’ya, oradan buradan sohbet ediyoruz, seviniyor Türkçe konuştuğu için, ben de seviniyorum, her dediğimi anlayan birisini bulduğum için.
Hava çok değişken, bir yağmur yağıyor, bir güneş çıkıyor, bir fırtına var, sonra yine sıcak. Tam şemsiyemi çıkaracağım, yağmur ansızın diniveriyor.
Ugliç çok şirin bir kasaba, bir özelliği var bu güzel kasabanın. Saatleri ünlü. Süslü süslü saatleri var. Saat değil ama minik bir broş alıyorum, Ugliç’ten küçük bir hatıra.

100 Ruble yaklaşık 7,5 – 8,– Türk Lirası. 2000,– Ruble yaklaşık 150,– Lira yaptığına göre, 10.000 Ruble’nin ne kadar ettiğini siz hesaplayın.
Dönüşte orman meyvesi satan yaşlı kadınların yanından geçeceğim ve dayanamayıp Almanya’da kaldığımız Karaormanları’nda çocukken ormandaki çalılardan topladığım Heidelbeeren (bizde bu koyu mor siyahımsı minik meyvelere yaban mersini diyorlar) ve mis kokulu dağ çileği alacağım. Gemide bütün bunları yiyince midem bozulacak ve akşama kadar kabinden çıkamayacağım. Ama olsun, bütün bu güzel meyvelerle çocukluğuma dönme şansını yakalamış olacağım.
Ugliç Pazarını çekmeyi ihmal etmişim, çünkü artık gezinin sonuna geliyorduk ve yorgundum, onun dışında gemiye zamanında yetişmek için her şeyi alelacele yapmak zorunda kalıyorduk. Alışveriş de zamanımızı aldı. Oysa envaiçeşit Matruşka, envaiçeşit işlemeli örtü ve envaiçeşit üstü çiçek desenli hafifcecik ahşap kaplar ve tepsiler vardı. Ayrıca o güzel meyvelerin de fotoğrafını çekmeyi akıl edemediğim için kendime kızıyorum.
Annemin güverteden çektiğim bir resmini size çekemediğim tüm resimlerin yerine yolluyorum. Üç Matruşka ve minik bir anahtarlık Matruşkalar sizi izliyor. Bakmayın burada kocaman çıktıklarına, aslında boyları on iki cm’yi geçmiyor bu güzel, neşeli, bereketi sembolize eden Matruşkaların. Ve dikkat edin üçünün başında minik bir uğur böceği var, “uç uç böcek” derseniz, belki uçup elinize konarlar…

Matruşkaların üçü Goritsi’li, soldan ikincisi ise Ugliç’li, minik anahtarlık Matruşka’yı da Azerbaycanlı satıcı kadın bize hediye etti. Pencerenin camına yolculuk boyunca hiç tükenmeyen uçsuz bucaksız ormanların aksi yansıyor. Annem adeta ormanla Matruşkaların arasından izliyor bizi.
Hoşça kal Ugliç… herhalde bir daha hiç görüşemeyeceğiz; güzeldin, parkların, pazar yerin, özgün kıyafetli yaşlı kadınlarınla, sempatik satıcılarınla, gök kubbeli masal kilisenle; ancak galiba beni çocukluğuma götüren o yaban meyvelerin ve o mis kokulu elmaların daha bir güzeldi.
