Bugün geç kalkmamıza izin veriliyor, horozun sesi bizi bu kez 8.15’te uyandıracak. Kahvaltıdan sonra 9.45’te Rusça dil dersi, 10.20’de de Rus şarkıları dersi var.
Küçük köyümsü bir kasaba olan Goritsi’ye 11.30’da ulaşacağız. Goritzy’de iskelede yerli halk yine dağ çileği gibi orman ürünleri ve envaiçeşit erik satıyor. Burada bol miktarda kürk şapka ve kürkten yapılmış ufak tefek giysiler de var.
Bize verilen fotokopide aşağıdaki bilgiler yer alıyor:
Şeksna Nehri kıyısında yer alan Goritzy Köyü 16. yüzyılda Korkunç İvan’ın yengesinin burada kurduğu kadınlar manastırıyla ortaya çıkmıştır. 700 nüfuslu Goritzy’liler ahşap evlerde yaşıyorlar.
Goritzy’ye 8 km mesafede bulunan Kirillov “Beyazgöl Kiril Manastırı” ile ünlü ve kasaba adını manastırın kuran kişiden alıyor. Manastır 14. yüzyılın sonunda kurulmuş ve zamanla zamanla Rusya’nın en büyük ve en zengin manastırı haline gelmiş. Yüksek ve kalın surları ile bir kale görünümünde olan Manastır askeri amaçla da kullanılmıştır. Bu surlar Polonya ve İsveç saldırılarına karşı koymuştur.
Sovyetler Birliği döneminde kapatılan Manastır daha sonra müze haline getirilerek ziyarete açılmıştır.
İşte biz şimdi o gölün kenarına devasa bir biblo gibi yerleştirilmiş manastırı görmeye gideceğiz. Kasabalıların kurduğu alış veriş stantlarının yanından geçerek çabucak otobüsümüze biniyoruz. Otobüsümüz yeşillik alanların içinden manastıra doğru ilerliyor.
Belki manastırlar hakkında kısa bir bilgi vermek gerekir. Manastırlar Batı medeniyetinin temelini teşkil eder. İlk üniversiteler 11. yüzyılda manastırlarda açılmıştır. Bunun çok yalın bir nedeni vardır, kitap pahalıdır ve manastır kiliseye bağlı olduğu için zengindir, para kaynakları neredeyse sonsuzdur. O tarihlerde kitap en büyük lükslerden biridir. Bu Gutenberg’in 15. yüzyılda baskı tekniğini keşfetmesiyle birlikte biraz daha farklılaşmasına rağmen kitap 19. yüzyıla kadar lüks olarak devam eder. Halen de Batı’da çoğu üniversitenin temelinde manastırlar vardır, keza liselerin de. Manastırlar içinde yaşayan bilge rahipler ve rahibelerle birlikte eğitimden sorumlu oldukları kadar, sağlıktan da sorumludurlar. Manastırların bahçelerinde türlü çeşit şifalı otlar yetiştirilir. Kırım Savaşı sırasında büyük yararlılıklarda bulunan bugün Türkiye’de dahi adına bir hastane kurulmuş olan Florence Nightingale de bir rahibedir aslında. Eğitim ve sağlık dışında rahipler ve rahibeler köylere tarımın nasıl yapılacağını öğretirler, bu nedenle manastırların uçsuz bucaksız tarım alanları olabilir. Bütün bu nedenlerden ötürü her alanda ama öncelikle de sosyal alanda devlete destek verirler. Bugün dahi bütün dünyada ve batıda yabancı liselerin ve üniversitelerin büyük bir kısmının temelinde manastırlar bulunmaktadır. Batı medeniyetinin temelinde manastırlar vardır ve manastırlarda yetişen din adamları çokkültürlü bilim insanlarıdır. Ayrıca 19’uncu yüzyıla kadar bilim insanları hukuk, tıp, edebiyat ve sair eğitimlerinin yanında manastırlarda ilahiyat eğitimi de almış bilge kişilerdir. Örneğin günümüzde üniversiteler düzeyinde yapılan en önemli değişim programının isim babası Erasmus (Desiderius Erasmus 1466-1536) insanın ilerlemesinin ve gerçek insan olmasının ancak eğitimin sağlayacağına inanan çok yönlü bir hümanist olması yanında ilahiyat eğitimi almış bilge ve ilerici bir bilim adamıdır.
Otobüsümüz bir süre sonra bizi manastırın önünde bırakıyor. Manastıra giderken yine sayısız hediyelik eşya dükkanının yanından geçiyoruz, dönüşte birkaç mavi kıyafetli neşeli minik Rusya’da bereketi temsil eden Matruşka’lardan alacağız. Manastır’ın oya gibi birbirine geçen ahşaptan oluşturulan devasa kapısından içeriye giriyoruz.

Yukarıda saydığım bütün görevleri üstlenen bu manastırın 2000 işçisi varmış. Devasa bir bina nereye baksan manastırın kalın duvarlarını görüyorsun.

Manastır beyaz killi bir toprağı olduğu için rengi zaman zaman beyaza kaçan Beyaz Gölün kıyısına biblo gibi yerleştirilmiş. Şimdi göl kısmen doldurulmuş ve manastırın dış duvarları boyunca yürüme yolu açılmış, eskiden güvenlik nedeniyle de duvarları gölle buluşuyormuş. Broşürde manastırın eski bir fotoğrafını bulacağım.

Manastırın iç avlusundan geçerek gölün kenarına ulaşıyoruz. Gölde ördekler yüzüyor öyle sakin sakin ve siyah başlı minik tatlı su martıları var. Yanımdaki ekmekleri ufalayıp ördeklere atıyorum, martılar anında suyun üzerinde bitiyor ve ekmekleri kapışıyor.

Bugün artık müze olarak kullanılan manastırda beni en çok ilgilendiren bir etnografya müzesinin de olması. Bu müzede genç rahipler bize kısa bir konser sunuyorlar. Ben ise etrafıma bakınıyorum hayranlıkla. Sepetler de dahil bütün köy araç gereçlerini öyle güzel sergiliyorlar ki.

En büyük hayalim Kastamonu’da uzaklardaki büyük dedem Reisülküttâb Hacı Mustafa Efendi ve öteki büyük dedem 1877 Kastamonu milletvekili Salim Efendi soyundan bize intikal eden eşyalarla böyle bir müze kurabilmek. Ancak biliyorum, müze kurmakla iş bitmiyor; Kastamonu halkını ve dahası Kastamonu okullarındaki öğretmen ve öğrencileri tarihi geçmişimize karşı duyarlı kılmakla ve hükümetin bu yönde bir kültür politikası üretmesiyle başlıyor bu tür işler aslında. 1997 yılından bu yana ailemle birlikte bu tür bir girişimin içindeyim, umarım bir gün istediğim gibi başarabilirim. Ve dilerim gerçek değerleri değer olarak görmeyi başarabilir Kastamonu halkı ve artık Nasrullah Köprüsü’ne “Kambur Köprü” ve o güzelim çıtır simide “Kel Simit” demez.
Çocukluğumda Mehran’daki ve Şadıbey’deki konağın mutfağında ve fırınlarda ekmek pişerken kullanılan bütün araç gereçler öyle karşımda durup sakin sakin bana bakmıyorlar mı!

Giysileri de uygun vitrinler içinde çok güzel sergilemişler. Kıskanmıyorum desem yalan olur. Geçen yıl sayın Kastamonu valimizle görüşmüştüm, dilerim canım ülkeme layık mekanlarda bu giysilerin ve diğer araç gereci sergilemeyi başarabilirim. 1997’de hibe ettiğimiz altın işlemeli bindallının altın iplikleri yeşermeye başlamış oysa biliyorum.

Doğal ev ortamını da canlandırmışlar müzede.

Yüreğimde oluşturulması öylesine zor ve imkansız bin bir istekle manastırdan çıkıyoruz.

Otobüse giderken Azerbaycanlı bir hanımın standında başında uğur böcekli çok şirin Matruşkaları göreceğiz. Hiç vaktimiz yok, alelacele İstanbul’da armağan etmek için üç minik Matruşka alıyoruz. Sonra kıyamayacağız ve ikisini kendimize alıkoyacağız.
Otobüsümüze binip iskeleye geliyoruz. Dayanamıyorum biraz dağ çileği alıyorum, bir de ne buluyorum, biliyor musunuz, mis gibi kokan Hüryemez elması. Gözlerimi kapatıyorum, elmaların dünya güzeli kokusunu içime çekiyorum. Ansızın Mehran’ın uçsuz bucaksız elma bahçelerindeyim, babamın kucağında minik bir kız çocuğu oluyorum birden. Oysa canım memleketimde artık yok Hüryemezler ve öteki mis kokulu elma türleri.
Saat 15.45’te gemimiz rotasına devam etmeye başlıyor. Bu akşam gemide bir de neşeli bir dans yarışması var. Gemi’deki etkinlikleri başka bir zaman anlatacağım.
Ve Şeksna Nehrinde gün batımına doğru kayıp gidiyoruz…
