VOLGA TURUNUN SONUNA GELİYORUZ VE BİR TUTAM DA MOSKOVA İLE VEDA EDİYORUZ BU GÜZEL ÜLKEYE (8)

St. Petersburg’dan başlayan her ne kadar farklı adlı nehirler ve kanallar ve devasa göller üzerinden geçse de adı Volga Turu olan turumuzun sonuna yaklaşıyoruz.  Bu kez Volga nehrinde seyrediyoruz. İki seviye havuzunu geçtikten sonra yapılma sürecinde on binin üstünde işçinin boğularak öldüğü elli kilometre uzunluğunda Moskova Kanalı’na giriyoruz. Üst üste dört seviye havuzunu geçtikten sonra Rusya’nın ikinci masal kenti, sayısız badire atlatan, sayısız acıya ve sevince tanık olan başkenti Moskova’ya vasıl olacağız.

St. Petersburg’dan Moskova’ya yaptığımız 1750 km uzunluğundaki yolculuğumuzda tüm nehir boyları fırdolayı ormanlarla çevriliydi. Su yollarında ve devasa göllerde bir tutam dalga dahi yoktu; bu uzun yolculuk süresince gemimiz adeta kaydı farklı farklı adlandırılan nehirler ve göllerin üzerinden ve karşılaştığımız tek dalga geminin artında bıraktığı belli belirsiz dalgalardı. Oysa her zaman böyle olmazmış, dahası kışın donarmış bu uçsuz bucaksız su yolları.

Gün batımında kararan sularda sandallar, diğer nehir gemileri ve yük gemileri seyrediyordu. Hepsi öyle sessiz sakin yanımızdan geçip gittiler.

Gün batımında ise bütün bu sular envai çeşit renklere bürünüyordu, sanki sihirli bir değnek dokunuyor ve kızılın ve sarının bütün renklerini suluboyayla çabucak yansıtıveriyordu.

Renkler bulutlarda yansıyor ve bulutlardan sulara geri dönüyordu.

On gün süren yolculuğumuzda hiç sıkılmadık. Ya gezilerimiz vardı ya da gemideki türlü etkinlikler. Bütün gemi personeli yolcuların iyi vakit geçirmeleri için ellerinden geleni yaptılar. Harika sesli sanatçılar akşamları konser verdiler ve her gün gerek kültür gerekse dans programları sunuluyordu. Gemi personelinin ve rehberlerin disiplini ise dudak ısırtan türdendi.  Gemide bizden başka İspanyollar, İtalyanlar, Hollandalılar ve Ruslar vardı.  Gemide görevli rehberler birkaç dil bilmekle kalmıyorlar, Rusça dil dersi, dans dersi, Rus kültürü dersi, şarkı dersi de veriyorlar ve bir tür animatörlük görevini de üstleniyorlardı. On parmaklarında on marifet. Türk rehberlerimiz ise Rus kültürüne hakim ve profesyonel rehberlerdi.

Kazançları fazla değil Rusya’da çalışanların. Ugliç’teki Rus ve Azerbeycanlı satıcılar gibi yazları turizmde, kışları başka bir işte çalışıyorlar. Gemide hediyelik eşya satan satıcı da aslında İngilizce öğretmeniydi, yaz tatilini gemide geçiriyor, kışın İngilizce öğretmenliği yapıyordu.

Hayat bize göre ucuzdu, yakıt bizdekinin yarı fiyatına, sıcak su neredeyse ücretsiz, keza devletten temin edilen doğalgaz ve öteki hizmetler de düşük ücrete veriliyor. Otomobil fiyatlarının da uygun olduğunu söyledi rehberimiz. Belki de en önemlisi okullar ücretsiz ve ailelere çocukların gelişmesi için her türlü olanak  sunuluyor.

Evet sonunda sekizinci günün öğleden sonra saatlerinde Moskova’ya vasıl olduk. Ben Volga Turu anılarımı burada keseceğim. Bunun bir nedeni Moskova’yı öyle çabucak anlatmanın bu güzel, tarihi ve kanlı 1917 ihtilaline tanıklık eden kente haksızlık olacağını düşündüğüm için, öteki nedeni bu gezi yazılarını oluştururken öncelikle olan onlarca işimi ihmal etmiş olmam ve bir an önce o işlerimin başına dönmem gerektiğindendir.

Butün bu nedenlerle size Kremlin’i, Kızıl Meydanı, Nazım Hikmet’in  de ebedi istirahatgahı olan önemli Rus devlet büyüklerinin, sanatçılarının ve Rusya Devletine katkıda bulunan kişilerin defnedildiği Novodevitçe Mezarlığını, Nazım Hikmet’in anlamlı mezar taşını,  27 milyon Rus vatandaşının öldüğü İkinci Dünya Savaşı anısına inşa edilen devasa Zafer Parkını, bu parktaki camiyi, sinegogu, sayısız kiliseleri, Kum Alışveriş Merkezi’ni ve otuzlu yıllarda ve ellili yılarda yapılan olağanüstü güzel adeta bir müzeye benzeren metro alt geçitlerini belki başka bir zaman anlatacağım.

Uçsuz bucaksız su yolları ve uçsuz bucaksız ormanları olan bu ülke her açıdan zengin. Yarı değerli taşlarla saraylara sütunlar yapmışlar. Baltık denizinden çıkan bal renkli kehribardan yapılan takılar ise sayısız dükkanda satışa sunuluyor.

Ve tabii Rus el sanatının bütün görselliğini sergilediği Matruşkalar, hafif ahşapların boyanması, sıkıştırılmış kağıttan yapılan, paper mache diye adlandırılan ve  üstünde envaiçeşit resimler bulunan kutucuklar, Rus porselenleri, nakışlı örtüler ve daha neler neler.

Rusya‘da her bir köşe başında bir tiyatro var. Sanat, müzik, spor son derece önemli Rus halkı için. Sanatın her alanı önemli. Dahası daimi sirkleri de var, ve meşhur sirk artistlerini de ünlülerin defnedildiği kabristana defnetmişler. Her yerde rastlanan buram buram sanat tüten heykeller ise hiçbir zaman aşınmayacak malzemeden yapılmış, ya mermer ve çoğu zaman bronz. Metro istasyonlarından birinde hayran kaldığım bronz heykeller insanların nasıl ilerleyebileceğini anlatıyor. İlkin tarım ve fabrikalar önemli, başka bir deyişle üretim. Sonra üniversiteler geliyor, üniversite eğitimi çok önemli,  kitap okuyan insan boyutunda genç kız ve delikanlı heykelleri yapmışlar bronzdan,  sonra hobiler geliyor, bu kez bronz delikanlılar ve genç kızlar sportif aktivitelere katılıyor. Bütün bunlar olduktan sonra evlenip çocuğa sıra geliyor. Bu aşamalar olmadan kalkınmanın olanaksız olduğunu anlatıyor bu metro istasyonu.  Metronun hatlarını geçtiği güzergah ve metro istasyonları ise devasa boyutlarda.

Karşılaştırma yetisini elde etmeden gelişme olmayacağına inanan biri olarak, ne kadar çok yer görüp bu coğrafyadaki yaşamları incelemek olanağı bulunabilirse, insanın gördüğü güzellikleri kendi ülkesine de getirebileceğini düşünüyorum. Her yolculuğun karşılaştırma yetisini arttırma gibi bir özelliği vardır. Tabii bunun için önkoşul bütün bu yerlere giden yolcuların kendini geliştirmeye, gördüğünün ardındakini merak etmeye, inceleyip araştırmaya ve gördüğü güzellikleri kendi ülkesinde de uygulamaya hazır olmasıdır.

Şunu söyleyebilirim, Rusya eski Rusya değil. Gorbaçov’un Rusya’nın yüzünü aydınlığa döndürmekte büyük bir katkısı olduğu kuşkusuz. Prestroyka ve Glasnostla birlikte ülke farklı, aydınlık ve neşeli yüzünü ortaya çıkarmış. Bu güzel ülkede dolaşırken Komünist rejimde olduğu gibi tedirgin değilsiniz, sanki Viyana ya da Berlin’de dolaşırcasına özgürsünüz ve en önemlisi insanlarının yüzünde o eskiden gizlenen korku  yok.

Anımsıyorum, bundan kırk yıl önce Romanya üzerinden Almanya’ya gidiyoruz. Babamın eski Mercedesiyle yol alırken, yoldan Romanyalı bir çiftçiyi alıyoruz. Adam bizimle Almanca konuşuyor, hoş sohbet seyrederken, adamın yüzü birden bembeyaz oluyor ve kapıyı açıp yürüyen arabadan kendisini dışarı atıyor. Sonra bize anlatacaklar, Batı arabalarına binmek, Batı’dan gelen insanlarla etkileşim kurmak yasak, bunu yapan hemen hapsi boyluyor. Adam bizi Doğu Almanyalı sanmış.

Aynı durum Batı Berlin’den Doğu Berlin’e geçerken de geçerliydi. Karanlık yüzlü, gölgelerinden tedirgin olan gümrük memurları saatlerce sizi kontrol ederlerdi. Gorbaçov ve Alman şansölyesi Kohl’un yapıcı politikalarıyla 1989 yılında Doğu Almanya ile Batı Almanya arasında Berlin’de 1961 yılında inşa edilen utanç duvarı yıkıldı ve iki Almanya 28 yıl sonra birleşti. Bu çok büyük ve ülkelere özgürlüklerini iade eden bir hamleydi. Bununla kalmadı SSCB dağıldıktan sora sayısız ülke de özerkliğine kavuştu.

İşte artık bu tedirginliğin kokusu yok Rusların yüzünde. Bir de bizim ziyaretimiz  Futbol Dünya Kupası maçlarına denk geldi. Moskova ve bütün öteki kentler şampiyonaya ev sahipliği yapmanın gururunu yaşıyordu.  Her yer şen şakraktı. Kupa maçlarının oynanmadığı yörelerde de her yer turist kaynıyordu.

Size bu yazımda ancak alt yazılı birkaç resim gönderebileceğim Moskova’dan. Umarım metni de bir gün oluşturabilirim. Ama şimdi Ekim’de Kastamonu’da açacağım “Osmanlı Devleti’nde ve Kastamonu’da Çokkültürlülük ve Çevirmenler” Sergime odaklanmam lazım. Bu 2009 yılından bu yana açtığım onyedinci sergim olacak. Onaltıncı sergimi Mayıs ayında Avusturya’da Graz Üniversitesi’nde açtım ve bu serginin daha sonra daimi bir sergiye dönüştürülmesi beni çok gururlandırdı.

Gidip görülmesi gereken yerleri anlattım sizlere, dilerim bir gün siz de bir fırsat bulursunuz bu güzel coğrafyayı görmeye ve bin bir badire atlatarak ve milyonlarca kurban vererek bugünlere gelen bu çalışkan halkın temsil ettiği kültürü tanımaya fırsat bulursunuz.

Moskova’nın iş merkezindeki gökdelenleri. Batı kentlerinde gökdelenler aynı noktada yapılır, öyle bizdeki gibi kentin içine dağıtılmaz. Bunun birçok nedeni vardır, biri de hava akımına engel olmamaktır.

Komünist rejimin simgelerinden biri – Lenin ve Stalin dönemi –  devasalığıyla tüm öteki binaları ezip geçen kültür sarayları
Kremlin parkından bir görüntü – Moskova’nın ilk kurulduğu yer, duvarlarla çevrili bir tür kale, çarların yaşadığı sarayların bulunduğu mekanlar, günümüzde Rusya yönetiminin merkezi
Kızıl Meydan’daki Aziz Vasil Kadedrali, 16. yüzyılda inşa edilen katedralin mimarı İtalyandır
19’uncu yüzyıl Rus mimarisini yansıtan, yarısı devlete ait, 75.000 metrekarelik bir alanı bulunan Gum alışveriş merkezi –inşa edilen bina farklı amaçlarla kullanılmış SSCB’nin dağılmasından sonra restore edilerek alışveriş merkezi olarak hizmet vermeye başlamıştır.
Zafer parkındaki savaşı ve sayısız insanın yok edilmesini simgeleyen savaş anıtı… Anıtın arkasında bronzdan mezar taşları bulunmaktadır.
Dünya Futbol Turnuvasının maskotu
Nazım Hikmet ve eşinin kabri

Önemli devlet adamları, eşleri, sanatçı, Çehov gibi dünyaca ünlü edebiyatçıların ve Rusya’ya katkıda bulunan önemli insanların defnedildiği kabristanda Gorbaçov’un Rusya’da Kanser Hastanelerinin de kurulmasına katkıda bulunan eşi Raisa Gorbaçov’un kabri

Ünlü bir Rus balerinin kabri. Kabristan için bir komisyon bulunuyor ve bu komisyon vefat eden kişinin özelliğine göre sanatçılara bir mezar taşı yaptırıyor.
En güzel Metro istasyonları 1930 ile 1950 yılları arasında yapılan istasyonlar. Komsomolskaya Metro İstasyonu

Bu metro istasyonunda insan boyutundaki 76 bronz heykellerle insanlığın gelişmesi için nelerin gerekli olduğu canlandırılıyor. Ploshchad Revolyutsii Metro İstasyonu’nda okumanın ve eğitimin gelişmede önemli olduğunu anlatan bir heykeli