Ayten Hanımla Tanışıyorum – Ekim 2017
2017 yılının Ekim ayında Kastamonu Gazetesi’nin mekanlarında Melih Özel’e uğruyorum. Eşimin doğum günü olan 27 Ekim’de, yaptırdığı Aytaç Eruz Anadolu Lisesi’nin öğrencilerine helva ve kendisinin yaşamını anlattığım bir broşür dağıtacağım.

Broşürle ilgili ayrıntıları görüşeceğim Melih Beyle. Melih Bey’in bürosunda otururken bir hanım beliriyor kapıda, ufak tefek, güzel ve son derece hareketli, cana yakın bir hanım. Harika bir Kastamonu ağzıyla Melih Bey’e yaptıklarını anlatıyor. Ben pür kulak kesiliyorum. Bayılırım Kastamonu ağzına. Saçları açık kestane renkli hanım anlatıyor da anlatıyor, bir proje kapsamında zihinsel engelli çocukların aileleriyle nasıl ilgilendiklerini açıklıyor ve daha neler neler. Merak ediyorum, “affedersiniz, siz kimsiniz?” diye soruyorum ve Türk Anneler Derneği’nin Kastamonu Şubesi yöneticilerinden olduğunu ve derneğin diğer üyeleriyle birlikte büyük bir özveriyle sayısız etkinliğe imza attıklarını ve kamu menfaatine yönelik sayısız işi başarıyla sonuçlandırdığını[1] daha sonra öğreneceğim o tatlı dilli, güler yüzlü hanım adını da söylüyor: Ayten Kızıltan. “Ayten Hanım”, diyeceğim usulca, “biz burs veriyoruz, sizin çocuklarınıza da verebilir miyiz?” Çocuklar ve anneler için sürekli kaynak yaratan Ayten Hanım’ın gözleri ışıldayacak ve bir akşam yemeğinde Ayten Kızıltan, Dr. Handan Doyum ve Şükran Kırkbeşoğlu ile konuyu görüşmek için buluşacağız.
Babam Opr. Dr. Şükrü Esen’i bütün Kastamonu gibi Ayten Hanım da, Şükran Hanım da tanıyor. Babam gerek Kastamonu Devlet Hastanesi’nde, Kulak Burun Boğaz Kliniği’ni kurduğunda, gerekse İstanbul’da Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde Kulak Burun Boğaz Kliniği şefi olarak görev yaparken herhalde Kastamonu’da ameliyat etmediği, tedavisini yapmadığı ya da yaptırmadığı hasta kalmamıştır. Yemekte burslar da dahil oradan buradan konuşacağız, laf lafı açacak ve Ayten hanım birden diyecek ki “Biliyor musunuz, biz gezi de düzenliyoruz. Bu gezilerden aldığımız grup avantajlarını da öğrencilerimize yansıtıyoruz.” Bu kadar hayırlı etkinliğin içinde bir de üyelerini ülke ülke dolaştırıp bütün bu ülkelerin kültürlerini öğrenmelerine fırsat tanıdıklarını, dahası bu gezilerde dahi destekledikleri öğrencilerin öncelikli olduğunu duyduğumda ben bir kez daha şaşıracağım.
Kastamonu’da – bu kez hayvanlara yönelik – Hayvan Hakları Federasyonu üyesi – olağanüstü işler başaran bir Ayten Hanım daha tanıyorum. Ayten Kökgöz. Eşim, Aytaç Eruz Anadolu Lisesi bânisi, yük. müh. Aytaç Eruz da yüce yürekli bir hayvanseverdi; o zaman tanıştırmıştı hâlen dostluğumuz devam eden Ayten Hanım ile. Herhalde bu adın bir özelliği var, diye düşünmeden edemiyorum. Tüm tanıdığım Ayten’ler son derece yetenekli ve çevresine yararlı insanlar.
Babam vefat edeli altı ay ve eşim vefat edeli bir buçuk sene oluyordu Ayten Hanım ile bu görüşmeyi yaptığımızda. Annem uzun yıllar babama bakmış, ben de çalışmaktan hiçbir geziye katılmaya fırsat bulamamıştım. Merak ediyorum, “Nereye gideceksiniz?” diye soruyorum ve bizim de gitmek istediğimiz bir turu düzenleyeceklerini öğrendiğimde çok seviniyorum. Hiç görmediğimiz bir ülkeye gidiyor düzenledikleri gezi.
Böylece biz Ayten Hanım’ın ekibine katılarak 30 Haziran 2018 tarihinde uçsuz bucaksız bir ülkedeki Volga turuna dahil oluyoruz.
İstanbul – St. Petersburg
Uçak bizi Atatürk Havaalanından St. Petersburg’a götürecek. Havaalanında Ayten hanım ve ekibiyle tanışıyoruz. Kastamonu’dan, Ankara’dan ve İstanbul’dan bizim dışımızda 40 kişi katılıyor bu maceralı Rusya yolculuğuna.
Annem ve ben çok heyecanlıyız, ilk kez organize bir geziye katılıyoruz ve ilk kez Rusya’ya gideceğiz. Turumuzun güzergâhı iki gün St. Petersburg, sonra ver elini Moskova diyeceğim, ama bu öyle kolay olmayacak. Çar Büyük Petro’nun (1682-1725) hayalinin gerçekleştiği, korkunç diktatör Stalin döneminde binlerce kurban verilerek Volga Nehri’nin sayısız seviye kanalıyla Moskova’ya bağlanması sonucunda, biz de uçsuz bucaksız nehirler ve Marmara Denizi’nin iki misli büyüklüğündeki devasa göllerden de geçerek beş günde Moskova’ya ulaşacağız. Aynı St. Petersburg gibi tarih, sanat ve kültürle bezeli bu güzel şehirde de birkaç gün kaldıktan sonra İstanbul’a döneceğiz. St. Petersburg ve Moskova arası otoyolla gidilirse 705 km, biz bu yolu kanallardan ve çoğu zaman Boğaziçi’nin birkaç katı genişlikteki, çevresi fırdolayı devasa çam ve akkavak ormanlarıyla çevrili su yollarından geçerek 1750 km’lik bir güzergâhta katedeceğiz ve on yedi seviye havuzu sayesinde gemimiz deniz seviyesinden 161 metreye yükselecek.
Rus Nehir Gemileri
St. Petersburg havaalanında bizi karşılayan rehberlerimiz eşliğinde otobüslere biniyor ve bundan böyle bize on gün ev sahipliği yapacak vapur büyüklüğündeki nehir gemilerimize vasıl oluyoruz.
Gemi dediğime bakmayın, aslında gelişmiş vapurlarla yapacağız yolculuğu. Tümü askeri gemi olan bu büyük vapurlar turistlere uygun restore edilmiş ve Rusya’nın uçsuz bucaksız su yollarında bu gemilerin biri geliyor, biri gidiyor. Gemileri devlet özel sektörle işbirliği içinde işletiyor.

Gemide çalışan genç kızlar, delikanlılar ve tüm personel son derece disiplinli. Kabinler iki kişilik, küçücük, ama her şey düşünülmüş ve son derece ergonomik. Zaten geziler için her gün neredeyse saat 06.30’da kalkıldığı için akşam yorgun argın yatağa uzanıyor ve derhal uyuyorsunuz, bu nedenle kabinin küçüklüğünden rahatsız olmuyorsunuz.
Bu gemileri gördükçe aklıma canım ülkemin askeri gemileri geliyor, biz herhalde olsa olsa jilet yaparız askeri gemilerimizden. Dahası eski Boğaziçi vapurları düşüyor aklıma… gerçekten meraklısının eline geçmediği sürece, çürümeye terk edilen Boğaziçi vapurları… çocukluğumda bu vapurlar Beylerbeyi’nde anneanneme ait yalının önünden geçerken el salladığımız, kaptan köşkünde sardunya yetiştiren kaptanın bize ip çekerek düdük çaldığı, o nice biblo misali güzel vapurlar. Sonra zaman içinde bu güzel vapurların yerini Boğaziçi’nin dokusuna hiç uymayan acayip biçimli deniz otobüsleri alacak ve Boğaziçi’nin böğrüne saplanan gökdelenlerle uyum içinde Boğaziçi’nin özgün kültürü yok edilmeye başlanacak.
St. Petersburg ve Moskova Arasındaki On yedi Seviye Havuzu
Seviye havuzları ise belli başına görülmeye değer. Gemi ön kapısı kapalı seviye havuzuna girdikten sonra havuzun devasa arka kapağı kapanıyor ve havuz bir sonraki güzergâhın hizasına kadar suyla dolduruluyor. Sonra ön kapak açılıyor ve gemi yoluna devam ediyor. Seviye farkını ortadan kaldıran seviye havuzları sayesinde, bu uçsuz bucaksız su yollarında vapurlar ve gemiler rahatlıkla yol alabiliyorlar.




Nehir Turları … Rusya’nın Önemli Bir Gelir Kaynağı
Bu seviye havuzları sayesinde Rusya’nın Kuzey Denizleri’nden Karadeniz ve Hazar Denizine değin gemilerle ticari ürünleri taşıması olanaklı. Kaldı ki son yıllarda bütün bu kanallar turizme açılmış. Güzergâh üzerindeki konaklanan yerler planlı ve programlı turizme uygun hale getirilmiş ve güzergâhta bulunan bütün köy ve kentler turizmden de gelir elde ediyor. Daha sonra anlatacağım gibi, örneğin bu güzergâhlardan birinde bir doğa köyü var, gezerken folklor kıyafetiyle genç kızlar gelip size şarkı söylüyorlar. Köydeki bütün evler ve kullanım alanları 19’uncu yüzyıldaki gibi inşa edilmiş. Turizm bütün bu olgularla bütünleşmiş ve bir bütünün birbirini tamamlayan parçaları olarak organize edilmiş.
Yine aklıma cennet ülkem ve cennet ülkemde boşaltılmış bin bir doğa köyünde, hazin sonlarını bekleyen kocaman ıssız konaklar geliyor ve bizim böyle bir turizmi canlandıramadığımıza sonsuz üzülüyorum. Ve yıkılmaya terk ettiğimiz harem selamlık bölümlü nice konağın hazin öyküsü. Bir türlü özgün restore edemediğimiz, etsek de kimsenin kıymetini bilmediği, neredeyse hiçbir zaman özgün haliyle koruyamadığımız nice tarihi yapıtlarımız ve canım ülkemin kalkınması için yapamadığımız bin bir iş dolaşıyor zihnimde.
Rusya’nın Tarihi
Her köşebaşında bir tiyatro ya da bir sanat eserinin sizi karşıladığı bu güzel ülkenin tarihini de biraz bilmek gerekiyor. Aslında öyle çok geçmişe uzanmıyor tarihi. Dokuzuncu yüzyıldan başlıyor. İlk hükümdarları Viking kökenli. Moğollar ve Polonyalılar uzun yıllar Rusya’yı işgal ediyorlar ve Rusya bu iki ülkenin vasalı oluyor. Çevre devletlerle ve Osmanlı’larla da sürekli savaş halindeler. Ve belki de en önemlisi Çar Petro I (1682-1725) ve Osmanlıları büyük hezimete uğratan, aslında Alman kökenli olan Katherina II (1762-1796) gibi öngörülü ve Rus halkının menfaatlerini ön planda tutan hükümdarları olmuş. Çar Petro I dönemimde sayısız reform yapılıyor ve Katherina Çariçe olarak Rusya’yı yönetirken eğitim zorunluluğu getiriliyor. Donanmayı da kökten yenileyen, sanata önem veren Çar I. Petro’nun en büyük amacı kuzey denizlerini güney denizlerine açmak. Ancak Moskova Kanalı’nı açmak ve Moskova’yı bir liman kentine dönüştürmek korkunç bir diktatör olan Stalin’e nasip oluyor. Halkını büyük bir hezimete uğratan Stalin döneminde binlerce tutuklunun ölümü pahasına kanallar açılıyor ve St. Petersburg su yollarıyla Moskova ile bağlanıyor. Dahası bu kanalların bir kolu Karadeniz’e, diğer bir kolu da Hazar Denizi’ne kadar devam ediyor. Her iki kent de yüzlerce yıl öncesinden günümüze ulaşmış, mümkün olduğu kadar tek bir taşına dahi dokunmamışlar ve tarihi ellerinden geldiğince olduğu gibi korumayı başarabilmişler.
Türkiye’nin yaklaşık 21 misli büyüklükte olan, yaklaşık nüfusu 147 milyonu bulan bu devasa ülkede İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Rus – ki Rusya çok uluslu bir ülke olmasından ötürü, bunların arasında Türk kökenliler de var – hayatını yitirecek, rakamlar 27 milyonu telaffuz etmektedir. Rusya’da halen yüzün üzerinde dil konuşulmaktadır. Bu dillerin başında Tatarca ve Ukraynaca gelmektedir.

1917 Bolşevik [kelime anlamı (Lenin’in taraftarı) “çoğunluk”] Devrimi’nden sonra Lenin ve Stalin’in yönetimi altında halk kan ağlayacak ve bu kez Stalin döneminde beş milyonu aşkın insan açlığa yenik düşecek. Bu rakama Stalin’in her gün ölüme gönderdiği binlerce kişi ve Sibirya’ya sürülenler dahil değildir. Rusya, sayısız badire atlatarak bu günlere gelecek, ancak 1987 yılından Gorbaçov’un “Glasnost” (Açıklık, şeffaflık Ocak 1987) ve “Prestroyka” (Yeniden Yapılanma – Kasım 1987) kavramlarının ortaya attığı ve 1989 yılından itibaren sayısız topluma özgürlüklerini geri vermesinden sonra, yine eski değerlerine sahip çıkmayı başaracaktır. 1918 yılında hunharca katledilen son Çar 2. Nikolay, eşi ve çocuklarının naaşları 1997 yılında St. Petersburg’a getirilerek iade-i itibar yapılacak ve Çar ve ailesi 2000 yılında kilise tarafından aziz ilan edilecektir.
Çar Petro I’in 1803 yılında İtalyan mimarlara St. Petersburg kentini kurdurduktan sonra Rusya’nın başkenti bu güzel kent olacak, ancak 1917 Devrimi’nden sonra başkent Moskova’ya taşınacaktır.
Sıcak denizlere kıyısı olan, sonsuz bereketli Kırım için bugün de hâlen süregeldiği gibi savaşlar yapılacak. Bu güzel toprak parçası 18’inci yüzyılda Osmanlı yönetiminden çıkacak ve Rusya topraklarına dahil olacaktır. Nermin Bezmen, “Kurt Seyit ve Shura” adlı Romanı’nda Çar’ın askerlerinden olan büyük dedesi Kurt Seyit üzerinden Çarlık Rusyası’nı, Bolşevik İhtilalinin kanlı yönünü ve Kırım Türklerini anlatmaktadır. O dönemi öğrenmek isteyenlere önerilecek sürekleyici bir metindir Kurt Seyit ve Shura adlı bu roman.
Volga Turunun Rotası

Rotamız Finlandiya Körfezinde bulunan St. Petersburg’dan başlayacak, Marmara Denizi’nin iki misli büyüklüğündeki, Avrupa’nın en büyük göllerinden olan Ladoga Gölünden geçerek Mandraga’ya, oradan bir su havzasında bulunan Kizhi’ye, daha sonra Beyaz Gölün kenarında konuşlanmış Goritzy’ye oradan da yine, köy halkının direnmesine ve evlerini terk etmemesine rağmen, Moskova su altında kalmasın diye sayısız köyün içinde kaybolduğu bir su havzasından geçerek saatleriyle ünlü Yaroslavl kasabasına ulaşacak, ve Moskova’ya varmadan son durağımız Uglich olacak. Haritada mesafenin tam anlaşılmamasına rağmen St. Petersburg’dan Moskova’ya giderken toplam 1750 km su yolu katedeceğiz. Volga’nın Moskova’ya bağlanması ise Moskova Kanalı’yla olanaklı kılınacak. Yaklaşık 50 km’lik bu kanal yapılırken 10.000 tutuklunun boğularak öldüğünü duyduğumuzda ise sonsuz üzüleceğiz ve kendinden sonrakilerin refahı için hayatlarını kaybetmek zorunda kalan bu insanlar için rahmet okuyacağız.
Biz işte bu uçsuz bucaksız su yollarında 1750 km yol alarak ve güzergâhımız üzerinde beş yerde konaklayarak St. Petersburg’dan Moskova’ya ulaşacağız. Ben de size, dilimin döndüğünce uçsuz bucaksız topraklarda yer alan bu sınırsız, devasa, çepeçevre çam ve akkavak ormanlarının kapladığı su yollarında adeta kayar gibi yol alan bir gemiyle yapılan bir tür kültür turu olan bu geziyi anlatmaya çalışacağım.
