• Genel
  • 0

ANKARA III – ANITKABİR – ANKARA‘DA ATAMI ZİYARET ETTİM

Bugün ayın 15’i. Mesaj gelmiş, beni 08.30’da alacaklar, Hacettepe Üniversitesi’nde, Beytepe’de yapılan kongreye götürecekler. Misafirhanede saat 7.00’de kalkıyorum,  ön bacakları öne doğru eğik sandalyenin üstünde durmasına izin verdiği ıvır zıvırı da alıp ağırlık yapmaktan başka hiçbir işe yaramamış olan notebookumu çantama yerleştiriyorum. Minik tıkır tıkır ses çıkaran tekerlekli çantamı toplayıp alt kata kahvaltı salonuna iniyorum.

Kahvaltımı yaptım, odamdan çantamı aldım, resepsiyonda odanın ücretini ödedim ve bekliyorum ve bekliyorum. Bir süre sonra dışarıda sokakta beklemenin işe yarayacağını düşünüyorum. Park gibi yerler var binanın sağında solunda, karşısında, bir de bir sürü basamaklı parka açılan geniş merdivenler, buralarda birkaç köpek dolaşıyor; kim bunları besliyor acaba diye düşünüyorum. Çantam yanımda, gözümü dört açtım beni almaya gelecek arabayı bekliyorum. Hacettepe yazılı iki minibüs geçiyor önümden, ardından seyirtiyorum, durmuyorlar. Saat Bu arada 09.00’a geliyor. Bir ayakkabı boyacısı var, onunla yarenlik ediyorum, hayvanları besliyormuş, korumaya çalışıyormuş. “Belediye toplarsa uyutuyor” diyor. “Ama bir kötü yanları var, kedileri boğuyorlar.” Biliyorum hayvanlar birbirlerine alışık değillerse ve doğalarına uygun bir ortamda yetişmemişlerse, insanlara benziyorlar ve birbirlerini yok etmeye kalkıyorlar. “Ayakkabımı boyar mısınız? ” diyorum, şöyle bir bakıyor, aslında bir kısmı açık ayakkabının, boyaması zor, ama bakışından boyayacağını anlıyorum. Bir gözüm de gelecek olan arabada. Çabucak bir cila sürüyor, ayakkabım parıldamaya başlıyor… Ne gelen var, ne giden… Köpecikler ve şimdi parıldayan ayakkabım için bir şeyler bırakıyorum. Aniden karar veriyorum, ben  dün geciktiğim için giremediğim Anıtkabir’e gideceğim. Sunumlar öğleden sonra başlıyor nasılsa.  Kararımı ayakkabı boyacısıyla paylaşıyorum, “ben sizi tanıdık bir taksiye bindireyim”, diyor. Çantamı yine misafirhaneye bırakıyorum, ilgili arkadaşlara mesaj yolluyorum, beni aldırtmayın, ben öğlen kendim geleceğim diye. Zaten saat olmuş 09.15, bu saate kadar gelselerdi gelirlerdi. Sonra öğreneceğim araba başka bir yerde beni bekliyormuş. Ne kadar iyi olmuş, demek ki Atam beni huzuruna çağırmış….

Şoförle yarenlik ede ede hemen varıyoruz Anıttepe’nin girişine. İniyorum taksiden, çok güzel düzenlenmiş bir parka giriyorum, Anıtkabir yamacın tepesinde bana bakıyor.

Birkaç resim çekiyorum. O sırada bir turist otobüsü geliyor, içinden turistler iniyor.

Merdivenlere doğru yürüyorum.

Merdivenlerden Anıtkabir meydanına ulaştığımda ve Anıtkabir bütün ihtişamıyla bana “hoş geldin ey bu cennet Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı insankızı”, dediğinde, Mehmetçikler nöbet değiştiriyor.

Hemen sağımda bir Mehmetçik hazır ol vaziyetinde duruyor, bir turist onunla resim çektiriyor. Rap rap rap sesleri arasında Mehmetçikler bize doğru geliyorlar.

Çok heyecanlanıyorum, videoya çekiyorum. Daha doğrusu çektiğimi sanıyorum, oysa yanlış

yerlere dokunmuşum yine. Zaten gözlerim yaşla doluyor, nasıl çekeyim ki askerlerin nöbet değiştirdiği o sahneyi.

Bilir misiniz, sevgili Ata’m vefat ettiğinde başında nöbet tutanlardan birinin de çiçeği burnunda bir subay olan Aziz Nesin’ olduğunu ve daha sonra “Merhaba” başlıklı kitabında Atatürk ile bir konuşması yapacağını. Nesin bir de not düşmüş öykünün üstüne: “Bu fıkradaki Atatürk’ün konuşmaları, kendi söylediği, yazdığı sözlerdir. Hiçbir değişiklik, ekleme, çıkarma yapılmadan, Atatürk’ün sözleri olduğu gibi alınmıştır.” Tesadüf bu ya bugün elime geçti o kitap yeniden ve sayfayı açtım ve o öykü çıktı karşıma. İzninizle aşağıda  bu konuşmanın bir kısmını aktarıyorum.

  • Atam, seni göremiyorum artık, seni göremiyoruz… dedim

Bir ses, O’nun sesi:

  • Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duyularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.

Ve öykünün sonunda şöyle bir konuşma geçiyor.

  • Atam, umudumuzu nereye, kime bağlayacağız.
  • Bir adam ki, büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki memleketi kurtarmak için evvela büyük olmak lazımdır der ve bunun için bir numune intihap eder, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur; bu adam değildir .
  • İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben, fani Mustafa Kemal; diğeri milletin daima içinde yaşattığı Mustafa Kemaller idealidir. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi bir tehlike anında ben ortaya çıktımsa beni bir Türk anası doğurmadı mı, Türk anaları daha Mustafa Kemaller doğurmayacak mı? Feyiz milletindir, benim değildir.”

Canım Atam’ın sözlerini almış Nesin ve onunla konuşmuş, dediklerinden yola çıkınca hükümetlerin yaptıkları hataları öyle belirginleşiyor ki. Atam “ilkin köylünün kalkındırılması, ilkin eğitimin köylüye gitmesi gerekiyor” diyor. Aklıma kırklı yılların sonlarında kapatılmaya başlanan Köy Enstitüleri düşüyor. Daha o tarihlerde başlamış oluyor Türkiye’nin cahil bırakılma projesi. Ne gam, ne tasa…

Ağır ağır ilerliyorum Anıtkabir’e doğru… gözlerim yaşlı, yüreğim hem hüzünlü hem huzurlu… Merdivenlerden çıktığımda yüzümü Ankara’ya dönüyorum, bütün Ankara ayaklar altında. Uzaktan bakanlıkların devasa binaları gözüküyor.

Sevgili Atam’ın ebedi istirahatgahına çekildiği mekana doğru yürüyorum. Mimarlarının adları tanıdık, keza bu mimarları seçen jüride de aşina adlara rastlıyorum. Aynı dönemde yetişen ve İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nin mimarisine de imza atan mimarlar. Bonatz ve Onat bunlardan ikisi.  Emin Halit Onat ve Ahmet Orhan’ın projesinde hemfikir kalıyor jüri ve proje araziye uygulanıyor. Kaynaklarda şu bilgilere ulaşıyorum.

            “Anıtkabir’in yerinin seçilmesi için görevlendirilen komisyon 1 Mart 1941 tarihinde uluslararası bir yarışma açtı. Yarışmaya, TürkiyeAlmanyaİtalyaAvusturyaİsviçreFransa ve Çekoslovakya‘dan toplam 47 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi komisyon tarafından ödüle layık görüldü. Milli konuyu daha başarılı ifade etmesi ve projenin araziye uygunluğu nedeniyle, Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda‘nın projesinin uygulanmasına karar verildi. Anıtkabir projesinin belirlenmesinden sonra, ilk aşamada kamulaştırılma çalışmaları yapıldı ve 9 Ekim 1944 tarihinde yapıma başlandı. Anıtkabir’in inşası 9 yıllık bir sürede 4 aşamalı olarak 1953 yılında tamamlandı.”

Demek ki ben daha 1 yaşındaymışım Anıtkabir Atam’ı kabule hazırlandığında. Kastamonu’daydım, ailem de keza öyle. Atatürk’ün büyük bir öngörüyle getirdiği dünyaca ünlü Musevi Alman hocaların yetiştirdiği babam Kastamonu Devlet Hastanesi’nde kurduğu KBB Kliniğinde dur durak bilmeksizin ameliyat yapıyor ve hemşehrilerini tedavi ediyordu, rahmetli CHP’li büyükbabam da büyük bir ihtimalle Atam’ın naaşının Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e nakil törenine katılmıştı. Atam’dan birkaç yıl daha genç olan Robert Kolej mezunu büyükbabam hiçbir şey anlatmazdı, o dönemde ayıptı böbürlenmek, vefatından yıllar sonra yaptığım bir araştırma sırasında öğrenecektim büyükbabamın Robert Kolej mezunu olduğunu ve Çanakkale Savaşı sırasında Üniversite 3. Sınıfta Harbiye Nezareti’nde göreve getirildiğinden üniversiteyi bitiremediğini ve Milli Müdafaada yararlık gösterdiği için Atam’ın ona bir tebrik telgrafı gönderdiğini de 2018’de açtığım sergiye malzeme ararken evrakların arasında bulduğum telgraftan öğrenecektim.  Sıkı CHP’liydi rahmetli büyükbabam, oysa babam 1957’de DP’den milletvekili olarak hemşehrilerine Ankara’da hizmet etmeyi sürdürecekti. Yoktu öyle düşmanlık o dönemlerde. Babam der ki, Kastamonu’dan 8 milletvekiliydik, söz konusu memleketimize hizmet olduğunda bütün partilerin milletvekilleri bir olurduk.

Usulca giriyorum içeriye, Atatürk’ün huzuruna çıkacağım. Hemen kapının sağında  Türk Gençliğine Hitabesinin sözlerinin önünde bir asker duruyor. “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözlerini okuyorum içeri girmeden önce çabucak, askeri rahatsız ederim kaygısını taşıyorum yüreğimde. Sistemin kıyım kıyım kıydığı, nice “kazalara” kurban verdiği ve toplu ölümleri “kaza yeri” diye geçiştirdiği gençlerimize kıyamıyorum. Atam gençlere seslenmiş, yıl 1927. Ne kadar yüce görmüş Türk milletini ve onu ne kadar yüce bir yere ulaştırmak istemiş.

Parmaklarımın ucunda Anıtkabir’e girdiğimde Hintli turistlerin Atatürk’ün lahiti önünde resim çektirdiklerini gözlemliyorum. Yaklaşıyorum lahitin 7 metre altında uyuyan bu ulu öndere.

Duamı ediyorum, mekanının cennet bahçeleri olmasını diliyorum. Bu cennet vatan üzerinden oynanan oyunlarla ve kıymetleri kendinden menkul kifayetsiz siyasetçilerin hırslarına mağlup olmalarıyla bizi sürekli oradan oraya savuran rüzgarların esintisine kapılarak 70 yıldan bu yana, onun gençlerimize emanet ettiği özgür ve bilime önem veren Cumhuriyeti layığıyla koruyamadığımız için bizi affetmesini diliyorum. Hiç bana yanıt vermiyor, ama biliyorum yüreğimi görüyor Atam ve “üzülme, bir gün gelecek bu ülkeye demokrasi ve gençlerine evrensel özgürlük”, diye fısıldıyor kulağıma; duyamadığım sadece hissettiğim bir ses. Umutlanıyorum bir an. Oysa biliyorum, Nietzsche diyor ki, Pandora elindeki kutuyu açtı, bütün kötülükler çıktı, ama o en büyük kötülüğü kutuyu kapatıp sonra yeniden açmakla yaptı. Umut kutunun dibindeydi, ansızın süzüldü açılan kutudan dışarıya, dünyayı kapladı ve insanların yüreğini… belki de böyle başladı ilk algı yönetimi… ve geleceğe aydınlık bakabilme ve mutlu olma edimi…

Umut olduğu sürece hiçbir şeyi değiştiremez insan, diyor Nietzsche… Ve ben bu büyük düşünüre, dediklerine inanmak istememe direncimle karşı koyuyorum.

Tarifi olanaksız hüzünle karışık bir yücelik ve minnet duygusu doluyor yüreğime, başucuna gittiğimde ve başucundan usulca uzaklaştığımda bu ulu önder ve vatansever kişinin, bize bu denli güvendiği, bize bu cennet vatanı emanet ettiği ve bu coğrafyanın bu denli öngörülü, bilge bir kişi yetiştirebildiği için.

Aklıma bir öykü konuyor. Cumhuriyetin ilk dönemleri, eğitimli kesimin büyük bir kısmı Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında yok olmuş, ancak cumhuriyetin ayakta durması için eğitimli insanlara ihtiyaç var. Yurt dışına gönderiliyor öğrenciler, iyi bir eğitim alıp yeni Cumhuriyeti inşa etsinler diye.  Atatürk o gençlere en az bize güvendiği kadar güveniyor.  Sadi Irmak anılarında vatanseverliğe, bilgiye, bilgeliğe dayanan bu sonsuz  güveni şöyle aktarıyor:

“Sadi Irmak’ın İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğu sıralar, okul duvarında bir ilan görüyor: “Avrupa’ya talebe yollanacaktır. “
Allah Allah, diyor! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe… Lüks gibi gelen bir şey…
Ama şansını denemek istiyor. 150 kişi içinden 11 kişi seçiliyor. Sadi Irmak’ın isminin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye yazmıştır.

…Vakit gelmiştir, genç Sadi Sirkeci Garı’ndadır; ama kafası çok karışıktır.
Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? diye düşünmektedir.
Tam gitmemeye karar verdiği anda, geri döndüğü sırada bir posta görevlisi ismini çağırır.
“Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”
“Benim” der.
Telgrafı açar, aynen şunlar yazılıdır:
“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”
İmza Mustafa Kemal
Okuyunca düşündüklerinden olağanüstü utanmıştır. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” demiştir.
Sadi Irmak diyor ki, “Düşünün 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”
Sadi Irmak çok başarılı olur. Ülkeye alev olarak döner. Önce Istanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurar.
Kürsü başkanı olur. Daha sonra bir süre Başbakanlık yapar.
Ord. Prof. Sadi Irmak (1904-1990) kendini tanıtırken diyor ki; “Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım…”

Müzeye doğru yol alıyorum, hemen meydandan inen merdivenlerin solunda yer alıyor. Çok güzel düzenlenmiş ve canlandırılmış Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı, savaşı kazanan kahramanlar, yitip giden şehitler ve koca bir milletin var gücüyle sarıldığı Cumhuriyet. Kemerli koridorların her biri bir tarihi kesite açılıyor.

Biliyor muydunuz, ne kadar çok ayaklanma olduğunu Cumhuriyet kurulurken, ben sadece köyleri eşkıyaların bastığını, şehirlerde erkek kalmadığını, çocukların dahi savaşa alındığını erkekli, kadınlı çocuklu bu cennet vatanı korumak için işbirliği yaptıklarını ve büyük bir dayanışma örneği sergilediklerini biliyordum ve eşim anlatmıştı, babası Halep’te İngilizlere esir düşen ve 9 Eylül’de İzmir’e giren subaylardan 48 yaşında vefat edecek subay Şaban beyin bütün hayatı isyanları bastırmak için Anadolu’da at ve katır sırtında oradan oraya gitmekle geçmiş.

Kağnı arabalarıyla Hilmi Coruk’un İnebolu’dan Kastamonu’ya mühimmat taşınmasını organize ettiğini, o kağnı arabalarının Küre Dağlarının doruklarından nasıl geçtiğini ya da geçemediğini, soğukta bebeciklerin, çocukların donduğunu ve kadınların ayaklarının parçalandığını, yine de yılmadıklarını, İnebolu – Kastamonu arasındaki İstiklal Yolu’nda taşınan mühimmatı, kahraman Türk kadınlarını, yaşlılarını ve Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması için akıtılan nice kanı acaba hepimiz biliyor muyuz? Şadıbey Çiftliğinin sahibi savaşlarda eşkıyaları köyden uzak tutmayı başaran rahmetli babaannem Saide Hanımın eşi rahmetli dedem Reşit Esen’in elindeki bütün arabaları ve hayvanları Kurtuluş Savaşı için bağışladığını ve savaş bittikten sonra elindeki tüm belgeleri imha ettiğini ve hiçbir şey istemediğini. Rahmetli Halime Çavuş’un ciciannemin yanına çıktığında, “Hamide Hanım, işte böyle, ben bundan sonra çavuş kıyafetiyle dolaşacağım” dediğini, başka hiçbir beklentisi olmadığını ve daha neler neler biliyordum bilmesine de vatana ihanet eden bu kadar da çok insan olduğunu bilmiyordum. 

Müzeyi anlatmak zor… sonsuz bilgi içeriyor, oysa benim fazla vaktim yok. Saat 13.00’te Hacettepe’ni Beytepe Kampüsünde olmam gerekiyor. Hızlıca geçiyorum canım Atam’ın anılarının ve dostlarının yanından. En sonunda kütüphaneye ulaşıyorum, işte buradan hızlıca geçmeme olanak yok. Atatürk’ün kütüphanesi bir hazine.

Sadi Irmak’ın Atatürk hakkında yazdıkları geliyor aklıma. “Atatürk,doğuştan gelen yeteneğini kitap okuyarak, yaşadıklarını sorguladıktan sona sentez yaparak yaşamına yansıtmıştır.”

Aslında Sadi  Irmak nitelikli  bir eğitimin tanımını yapmış, ezber bilgi insanı hiçbir yere taşımaz, karşılaştırma yaparak bilgiyi damıtmak ve yaşadığın koşullara uygun sentezler yapmak gerekir.

Ne kadar çok bilgi ve bilgelik sığdırmış 57 yıla. Savaş meydanlarında geçen zor yıllarını saymazsak sadece 15 yıla sığdırmış Türkiye Cumhuriyeti’ni inşasını; insanüstü bir çaba gerektiren 15 yıl. Alabildiğine zor bir yaşama alabildiğine zor bir görev eklenmemiş ve yüreği ancak bu kadar dayanabilmiş. Devir aldığı bir harabeyi bu kadar canlandırmayı başarmış canım Atam; ancak ölümüyle birlikte gel gitlerle kesintiye uğrayan olağanüstü bir Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamı…

Kendi yazdığı kitaplar da sergileniyor… Biliyor muydunuz, geometri ve aritmetik terimlerinin Arapçadan sıyrılıp güzel Türkçemize geçerek bize ondan armağan kaldığını. Kaynaklarda bu konu şöyle aktarılıyor : “Atatürk’ü, “Geometri” (1936-1937) adlı yapıtını yazmaya zorlayan nedenleri, O’nun dil çalışmalarını yakından izlemek olanağını bulabilen tanınmış dil uzmanı A. Dilaçar şöyle açıklıyor:

 … Atatürk hep matematikle uğraşırdı. Eski geometri terimleri çok ağdalı idi. Ben bile, uzun uzun bu terimleri okuduğum halde, güçlüğünü daha iyi anlıyorum. Pedagojide bir gerçek var: Fikir yolunun açık olması, bir ip ucunun bulunması lazımdır. Yoksa bir külçe gibi çöker. Müselles kelimesini ele alalım. Arapça okullarımızdan kaldırılmıştır. Sülüs’ten müştak (türetilmiş) bir kelime olduğunu öğrenen nasıl bilsin? Arapça soğurucu bir dildir. Örneğin “müsteşrik” “şark” kelimesinden gelmiş bir kelimedir. Önüne, ortasına, arkasına birtakım heceler eklenmiş. Bunun aslını bulmak bir Arapça gramer meselesidir, Okullarımızdan Arapça, Farsça kaldırılmış olduğundan, öğrenci “müselles”i küme kelime olarak karşısında görecektir. “Üç” aklına gelmeyecektir. Ama müselles yerine “üçgen” dersek, bir üç var. “Gen”. Atatürk’e göre “genişlikten” alınmıştır. Bir ipucu var. “Dörtgen” dörtten gelmiştir. Bir ipucu vardır. “Eşit”, denk anlamında olan “eş”ten gelmiştir. Ama müsavi Arapça bir kelimedir. Bu sebeple Atatürk’ün prensipleri burada da doğru idi. Onun için bu en ağdalı olan bu bilim dalını ele aldı ve kitabı örnek olarak bıraktı…”

Devasa kütüphane sayısız birbirinden değerli kitap ihtiva ediyor. Çoğu Arapça harflerle yazılmış Osmanlı Türkçesi kitap olmasına karşın, çok sayıda Almanca ve Fransızca temel kaynaklara da ulaşmak olanaklı.  Vitrinlerden birinde Hammer’in on dizilik Osmanlı Devleti Tarihi bana bakıyor. Atatürk’ün Almanca ve Fransızcadan çeviri yaptığını da biliyorum. Gerçi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direklerinden biri de çeviri, hukuk, iktisat, tıp, eğitim, edebiyat ve her alanda çeviri yapılıyor. Amaç Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm dünyayla yarışabilir düzeye getirebilecek çağdaş bir neslin yetiştirilmesi. Almanya’nın zulmünden Türkiye’ye sığınan Musevi bilim adamları Türkiye’de bilimselliğe dayanan üniversitenin temellerini atıyorlar.

Atatürk farklı uzmanlık alanlarından kitaplarla da yakından ilgilenmiş. Bilgisi ve bilgeliği öyle durup dururken gelmiyor, aldığı iyi bir askeri eğitimin üzerine kendini kitaplarla sürekli geliştirmiş. Dilbilim, Felsefe, Psikoloji, Kimya, Fizik, Coğrafya, Edebiyat, Tarih, Matematik, Geometri alanlarında sayısız kitap rafları beziyor.

Atatürk’e armağan edilen kitaplar ve Atatürk’ün yazdığı kitaplar da yerini alıyor bu değerli  kitapların arasında. 

Külkedisi misali saat 12.00’ye  geldiğinde biricik Atam’a veda ediyorum ve yüreğimi bırakıyorum onun huzuruna.  Bazen ikileme kapılmama karşın cennet vatanın her yerinde duyumsuyorum onun ruhunu… şırıl şırıl akan daha zehirlenmemiş derelerinde ülkemin, Uzun Yayla gibi betonla mühürlenmemiş yemyeşil yaylalarında ve nice güzel insanın belleğinde ve öldürülen nice gencin ve iyi ve dürüst insanların ruhlarında…

Canım Atam 29 Ekim 2015 tarihinde senin Allah’ın bir armağanı olarak bu ülkeye gönderilmenin üzerinden tamı tamına 92 yıl geçmiş.  Kırklı  yılların ortalarından bu yana siyaset bilinçli ya da bilinçsiz bu coğrafyanın insanın bilgisiz ve bilinçsiz bırakılması için çalışıyor.  Oysa sen ne demiştin, ilkin köylüyü kalkındırmak lazım. Hayır, dinlemediler seni, öngörüsüz siyasetçiler. Köylere girmedi eğitim, kent soylularına ayrıcalıklı bir hizmet olarak sunuldu. 80’de eğitim sistemi tümüyle bozuldu, Ortaokul ve Lise sınavları kaldırıldı, belirli dönemlerde yeni darbeler vuruldu eğitim sistemine ve Özal ile birlikte eğitimin ve ahlak anlayışının sonsuz çöküşü ivme kazandı. Anadolu’ya hizmet götürülmedi, zamanında kurulan fabrikalar da kapatıldı ve Anadolu’nun küçük kentlerinden İstanbul, Ankara, Adana, İzmir’e göç eden insanlar topraklarından koparıldı, varoşlarda kimliksizleştirildiler, onlar artık ne kentliydi ne de köylü, öyle iki arada yaşayan kimliksiz toplumlar oluşturuldu. Şimdilerde eski liselerdeki eğitimi vermekten dahi uzak sayısız üniversitemiz var, sayısız üniversitemizin büyük bir kısmında artık diplomalı bilgisiz ve öngörüden ve sentez yeteneğinden yoksun insan yetiştiriyoruz ve gençleri dört yıl, altı yıl, dokuz yıl oyalıyoruz da oyalıyoruz.

Yine de senin dediğin gibi gençlerimiz ihtiyacımız olan gücü kendi içlerinde bulabilecekler mi acaba, ve sistem bir gün fikri hür, vicdanı hür gençlerin yetişmesini destekleyecek mi acaba bu cennet vatanda?

Ben müsterih ol, rahat uyu diyemiyorum artık, canım Atam. Seni, ve bu cennet vatanı aydınlık günlere kavuşturmak için yaptığın eylemleri anlamayan, kulakları duymayan, gözleri ve gönül gözleri görmeyen, bilgi ve bilgelikten sonsuz uzak ve Türkiye’yi karanlıklara gark etmek isteyen öyle çok insan var ki.

Anıtkabir Defterine yazdığım gibi canım Atam, gerek ben gerekse ailem seni sonsuz sevdik ve takdir ettik, sen bizim gurur kaynağımızdın ve biliyorduk ki, tüm yaptıkların bu vatanın daha muasır medeniyetlerin düzeyine erişmesi içindi.

Huzuruna çıkan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, “sen bize bir armağandın” diye yazmış. Armağanlar verilen kişinin kıymet bilmesi oranında değer kazanır.  Diliyorum ki, armağan sahipleri  çocuklarının geleceği için bir gün bu armağanın değerini anlarlar.

Ve bu seçim arifesinde gençlere Atam gibi rol model alabilecekleri dürüst, bilgili, bilge, kültürel değerlerimize önem vererek gençlere evrensel değerleri de aşılayabilecek vatansever siyasetçilerin hükümete seçilmesini ve bu ülkeyi iyi ve güzel günlere taşımasını diliyorum.

Canım Atam bize armağan ettiğin Cumhuriyet Bayramın/mımız kutlu olsun…

Minnet, saygı ve sonsuz sevgiyle…

Sakine Esen Eruz

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir