ANKARA MECRASIZLIĞI I (Ankara’nın Taşına Bak, Gözlerimin Yaşına Bak)

İstanbul’dan Ankara’ya Hacettepe’de yapılan bir sempozyuma gidiyorum. Orada Yaşar Üniversitesi’nden asistanım Arş. Gör. Tutku Öncü ile 19. yüzyılda kadın seyyahlardan Miss Pardoe’nun son derece gerçekçi bir üslupla İstanbul’u ve Türkiye’yi anlatan eserine yönelik bir bildiri sunacağız.
İstanbul’da hava olağanüstü güzel ve yol olağanüstü boş, normalde 1,5 saatte ulaşabildiğim Sabiha Gökçen Havalimanı’na yarım saatte hop varıveriyorum. Bulutlar bana poz veriyorlar bir zamanların kurtlarının indiği Kurtköy’de. Hadi diyorum biraz arabayla dolaşayım, daha uçağa çok vakit var. İzmir Yaşar Üniversitesi’ne yaklaşık iki yıldır Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan her hafta gidip geliyorum ve yine de Kurtköy’ü hiç tanımıyorum. Tek bildiğim artık kurtların kalmadığı, ama kurt gibi insanların gittikçe çoğaldığı. Park yerine yönelirken göbekten ana yoldan sağa sapıyorum. Kurtköy’ün merkezine götürüyor yol beni. Devasa binalar yapılmış, her yer rezidans ve AVM kaynıyor.

Park yerindeki bulutlar ise adeta gösteri yapıyorlar. Tam karşıda daha iki tepe dolusu ağaç mevcut, nasılsa daha dokunmamışlar. Ağaçlar egemen güçlerin rant dünyasında sıraya girmişler, birinin bir gün “Kes şuradan bir rezidanslık ağaç” demesini bekliyorlar ürkek ürkek.

Her zamankinin aksine uçak sadece yarım saat gecikmeyle yolcularını alıyor. Türk Hava Yolları, yer personeli aceleyle konuşuyor, VIP yolcular gelecekmiş, son anda bakanlıktan telefon gelmiş, gelmiyorlarmış, ondan uçak zamanında kalkabilirmiş. Havalimanında bulutlar gösteri yaptırmayı sürdürüyor.

Nihayet Ankara’ya vasıl olup, havaalanından Havaş’a biniyorum; aynı ilginç bulutlar otobüsün camının önünden büyük bir hızla geçen ağaçların üstünde burada da beni karşılıyorlar.

Hacettepe Üniversitesi’ne kitaplarımdan vereceğim. Ondan çantam ağırca. AŞTİ’ye varıp, içi kitap dolu çantamı merdivenlerden minibüslerin aktığı ana yola taşıyıp, minibüslerden birine binip Hacettepe’nin Beytepe Kampüsüne giden yolun sağ tarafında inip, alt geçitten geçip, üst yola çıkıp, öğrencilerin birinden bir bilet alıp Hacettepe Beytepe Otobüsü’ne nail olduğumda saat 14.00’ü gösteriyor. Demek ki beş saattir yollardaydım.
Beytepe’deyim, devasa bir araziye kurulmuş Hacettepe Üniversitesi. Daha önce de kalmış olduğum yurtlara ve misafirhaneye doğru tekerleri tıkır tıkır dönen çantamla yönleniyorum. Geldiğimde misafirhaneye, oradaki arkadaşla konuştuğumda, yerin ayrılmamış olduğunu anladığımda ve bana büyük bir ihtimalle Sıhhiye’deki misafirhanede yer ayrıldığını söylediklerinde ise yaklaşık beş buçuk saattir yollardayım. Oraya buraya telefon ederek ve hiç kimseye ulaşamama çabası karşılığında yine kitap dolu çantamla kütüphanenin yoluna düşüyorum.
Kitapların yarısını kütüphaneye bıraktım, sonra o öfkeyle Pazartesi günü aynı jüride görev yaptığımız Musa hocayı bulmak üzere Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yönlendim ve kitapların kalan yarısını da oraya bıraktım, oysa bölüme bırakacaktım. Oh, çantam hafiflemişti.
Sekreter Ahmet Bey’in yanında otururken telefonum çaldı, özür diyordu Hilal Hanım. Beni Sıhhıye’ye bırakacaklardı. Sıhhiye’ye taksiyle yola çıktığımda saat 15.30 olmuştu.
Genç taksi şoförü Özkan Bey ile yarenlik ederek, sağlı sollu devasa bakanlık binalarını yanından hızla geçerek Ankara’nın merkezine gidiyoruz. Özkan Bey2in eşi Haymana’da öğretmen, Türkçe öğretmeni. “Nihayet, naklini buraya aldırabildik” diyor Özkan Bey ve devam ediyor. “Hocam, Haymana çok kötü, kız çocuklarını 12-13 yaşında evlendiriyorlar. Eşim çok uğraştı, aileleriyle görüşmeye gitti okuldan da birkaç kişi alarak. Hiçbir şey yapamadı.”
Yıllar öne eşim genç bir mühendis olarak Haymana’ya gidiyor. Haymanalılar eşimi evlendirecekler, eşimin ise evlenmeye hiç niyeti yok. Zaten biz evlendiğimizde o 37 yaşındaydı, o tarihlerde daha otuzunda bile değil. Uzun lafın kısası, Haymanılar diyorlar ki eşime, “müendis bey, sen o işi bize bırak, merak etme, biz zana zayifinden bir giz bulecez.” Eşim anlamıyor, sonra öğreniyor, başlık parası kızın kilosuna göre veriliyor. Kızın kilosu bir altına tekabül ediyor. Kızlar ağırlığınca altına alıp satılıyor.
Demek ki canım ülkemde değişen hiçbir şey yok.
Geldik Ankara’nın merkezinde bulunan Hacettepe Hastanesi’nin hemen yanındaki misafirhaneye. Minik bir oda, her şey yerli yerinde ama ne masa var ne de sandalye. Neyse, dedim, kendi kendime, hemen eşyaları bırak, doğru Anıtkabir’e yollan. Saat 16.00’yı geçiyordu. Aynen öyle yaptım, taksi şoförüne kaça kadar açık Anıtkabir diye sordum. Dedi ki 19.00 falan, tam 16.45’te oradaydım. Hemen koşa koşa biraz meyve biraz kuruyemiş aldım, açlığımı bastırmak için bir yandan yiyorum, bir yandan yeniden Anıtkabir’e dönüyorum. Anıttepe diye bir mahallede, ağaçlıklı bir mahalle, evler de öyle dört katlı, güzel güzel binalar. Anıtkabir’in bahçesinin girişine geldim, Anıtkabir kapanmış, duyduk, duymadık demeyin, saat 17.00’de kapanırmış. Bozuluyorum… ama bir gün sonra yine her şerde bir hayır olduğunu öğreneceğim. Hadi, diyorum, buradan Gar’a gideyim, orada sistem gereği paramparça edilen insanoğlu ve insankızlarını saygıyla anayım. Yaklaşık 15-20 dakika sonra Gar’daydım.[1] 103 canın İŞİD tarafından hunharca katledildiği bu vahim olayı nefret söylemleri açısından ele alan bir kaynakta “Türkiye, 10 Ekim 2015’te yerel saatle 10.04 civarında Ankara ilinin Altındağ ilçesinin Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında, Cumhuriyet tarihinin en büyük bombalı intihar saldırılarından birisine tanık olmuştur.” diye yazıyor. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/328367

Üzerinden sadece birkaç gün geçmiş, yüzün üzerinde can katledilmiş, yüzlerce can yaralanmış. İlginç olan hiçbir iz yok katliama yönelik. Arıyorum, tarıyorum, tek bir yazı yok yüzlerce kişinin hüznünü tanımlayan, anlatan, açıklayan. Neden sonra basının yerleştirdiği ayaklı kameraları görüyorum Gar’ın karşısında bir yerde ve yerde sevgisizce yatan ıssız karanfilleri.

Sanki birileri gizlemiş bu karanfilleri, öyle gelişigüzel üst üste koyuverilmiş. Yabancı basın mensuplarıyla konuştum. “Bombanın izi yok.” dediler. Etrafıma baktım, demir korkuluklarda mermi deliklerini gördüm.

Yanıtını bulamadığım ya da bulup yüreğimde gizlediğim, onur bitince ne olur diye düşündüğüm bir yazı yazmıştım geçmişte bir günde. Hükümet sanki hiçbir şey olmamışçasına toparlamış etrafı, kendine göre yok varsayarak “tertemiz” yapmış. İçim burkuldu, insanların katledildiği ve onurları ellerinden alındığı gözle görülen, elle tutulan, geliyorum diyen bu “ kaza” mahallinde.

Epeyi bir ileri, geri dolaştım, bir iz aradım, orada paramparça olanlara dair, belki bana bir şeyler söylerler dedim. Sadece Finlandiya Cumhurbaşkanı’nın bıraktığı çelengin üstündeki yazıyı ve ölenlerden kimilerinin anlaşılmaz tebessümleriyle bana baktıklarını gözlemledim ve bir ayakkabı ve bir ceket ve öyle ıvır zıvır. Fısıldamadılar kulağıma hiçbir şey, onların onurları ellerinden alınmıştı; bizi suçlayan hüzün dolu gözlerle bakıyorlardı göremediğimiz bir yerlerden, hiçbir şeyle hesaplaşmasını bilmeyen ve hiçbir zaman da öğrenmeyecek olan bu millete ve bu milletin hükümetine yönelmişti artık görmeyen gözleri…

“Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak” ezgisi konuyor usulca dudaklarıma, içeriği çok farklı bu kez… Özdemir Asaf’ın dediği gibi “düşman artık biziz” zalim de biziz… Katlediliyor gençlerimiz Türkiye’nin her yerinde ve biz sadece izliyoruz… ve bu her zaman böyleydi diyoruz… ve bu Türkiye’nin, bu coğrafyanın fıtratında vardır, diyoruz… ellerimiz kanlı, kıpkırmızı… apal… kan damlıyor parmaklarımızdan…
Ankara'nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Biz düşmanı esir ettik
Şu feleğin işine bak
Pek şanlıyız
Ankara'nın taştır yolu
Her tarafı asker dolu
Artık yetiş Kemal Paşa
Kan ağlıyor Anadolu
Pek şanlıyız
Ankara'da şanlı ordu
Her tarafa çadır kurdu
Türk ordusu karşısında
Zalim düşman kaçıyordu
Ankara'dan uçan kuşlar
Aydın yaylasında kışlar
Düşman bize teslim oldu
Kolu nişanlı çavuşlar
Pek şanlıyız
(https://www.youtube.com/watch?v=aFL25n0z_FE)
Şarkıyı okuyup da hala şanlıyız sanmayın, artık ne şanımız var ne de şöhretimiz, sadece katledilen yüzlerce genç insanımız var, o kadar…
Ankara Garı fısıldıyor usulca üstündeki tarihe bakarken: “Biliyor musun, ben 1937 doğumluyum, 78 yaşındayım, önümden, sağımdan, solumdan, içimden kimler geldi, kimler geçti… hepsini izledim… hepsinin anlatacağı bir öyküsü vardı… anlatırken yanındakine dinledim… ama bu çocuklar bana öykülerini anlatamadan paramparça oldular, ruhları süzülürken göğe doğru her biri şöyle bir usulca dokundu duvarlarıma, bana bir tutam koku bıraktılar, sonsuz değerli… tek öyküleri o kokuydu.”