ANKARA MECRASIZLIĞI II (Ankara’dan Geldik… Geçtik)

Hüzünlü ayrıldım Gar’daki katliam mahalinden… levhalardan Sıhhıye’ye doğru yönlendiğimde ansızın solumda en son 1959 yılında, daha minik bir çocukken gittiğim Gençlik Parkı’nı gördüm. Dahası, kocaman bir dönme dolap da dönüyordu biraz sonra ışıklara teslim olacak alaca karanlığa doğru.

Hemen seyirttim, girişi sordum, bir kenarda duran polislere, gösterdiler. Koştum ve dönme dolaba binmeyi başardım. İki kez döndüm, tek amacım resim çekip, Ankara’da yönümü bulmaktı… Sıhhıye neresi, Gar nerede, Anıtkabir nerede… Biliyor musunuz, Ankara devasa bakanlık binalarıyla çalkalanıyor. Hükümet içinde hükümet… Hele bir çevre bakanlığı var, bak bak bitiremezsin… Herhalde ondandır çevrenin bu denli korunamadığı, diye bir düşünce düşmez mi aklıma öyle ister istemez.
…ansızın Boğaziçi’ne muttasıl akıtılan kanalizasyonlar ve Kastamonu’da kanalizasyonlara dönüşen dereler ve zehirlenen tarım alanları düştü aklıma – ve daha ne bakanlıkları ve daha ne başkanlıkları… Bir an düşündüm, ne iş yapıyor bu binalardaki binlerce insan diye. Bütün bu binalarda çalışan insanlara işten el çektirilse, ve onların aldıkları maaş Türkiye’ye harcanırsa, Türkiye çok daha bayındır bir ülke olmaz mı acaba? Yanıtı biliyordum, ama usulca ve edeplice sustum.
(Bir ses dedi ki, ne geldiyse başımıza edebimizden geldi. Ve akıllı fikirli öğrencim Ferda’nın dedikleri kondu zihnime: Allah bizi ıslah etsin, ıslah etsin de, artık sabır etmeyelim bu katliamlar karşısında! Usulca utandım bu öğrencimden ve bu öğrencimin bilge sözlerinden)
Bindim devasa dönme dolaba, bir ben, bir de bir çift vardı koca dönme dolapta dönen…
Bilir misiniz, Mehran’da Salim Efendi’den babama intikal eden konağın altında da bir dönme dolap vardır, öyle en fazla 50 cm çapında, çocukken girerdik. Selamlıktan hareme yemek verilirmiş dönme dolapta. Bazen dönmezdi, sıkışır kalırdık kalın kerpiç duvarın arasında… Hiç resmini çekmeyi akıl etmemişim.. Şimdilerde ise bomboş bir zamanlar her gün yüze yakın hasta ve konuk ağırlayan konak…
Gar’da sinsi bombayla parçalanan bedenlerle birlikte artık kesin alaca karanlık kuşağında yer alan Ankara alaca karanlığa teslim olmak üzere… Ağır, ağır döndü dönme dolap, en yüksek noktaya gelince ayağa kalktım, şöyle bir sallandı ve içinde bulunduğum kabin kendi ekseni etrafında dönmeye başladı, hiç hoşlanmadı ayağa kalkmamdan. Göz alabildiğince Ankara vardı gözümün uzanabildiği yere değin.

13 Ekim 1923’de başkent ilan edilmişti bu kent. (http://www.ahmetakyol.net/ankara-nasil-baskent-oldu/) Korunaklı, güvenli ve merkezi olmalıydı umut vadeden yeni Cumhuriyet’in başkenti. Bu nedenle Ankara seçildi ve bu kent bayındır, çağdaş bir kent görünümüne büründürmek için kollar sıvandı. Şehircilik uzmanları planlar çizdiler.
Bir kez çocukken gelmiştim babacığımla Gençlik Parkı’na, bir sandala binmiştik, Hatice ablam da yanımızdaydı diye anımsıyorum. O zaman bana devasa görünmüştü şimdi gittikçe küçülen havuzumsu Gençlik Parkı göleti. Kuğular yüzüyordu, kenarı böyle betonarme miydi, hatırlamıyorum. Köprünün altından geçmiştik sandalla. Şimdi ise yüksek binalar yansımıştı suya, sanki suyun içinde kök salmışçasına.

Bakanlıkların devasa binaları dışında, yeşillik de bol Ankara’da. Bu kurak kent yeşermişti, ama canım Ata’mın düşündüğü düzeye gelememişti. Genç taksi şoförünün anlattıkları geldi aklıma. Hala mal gibi satılıyor kızlar o gün de, bu gün de; Bilmem okudunuz mu, Remarque’nin her sayfasında acı ama kullandığı dil nedeniyle o denli de tuhaf güzel bir burukluk içeren “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey” Yok’ adlı İkinci Dünya Savaşı’nın acımasızlığını ve anlamsızlığını aktaran romanını. 1970’de bu evrenden ayrılan yakışıklı yazar bilmiyordu, esas Doğu Cephesi’nde Değişen Hiçbir Şey olmadığını…
Birkaç gün önce bir yarışmanın jürisi olarak Boğaz’da bir yerlere gidiyorum. Yine taksi şoförüyle yarenlik ediyorum.” Köyden geldiğimde, kimse bekarı evine almadığından, uzun süre Ermeni bir ailenin evinde Beyoğlu’nda kaldım” diyor yaşlı şoför. Çok iyi bir aileydi, sonra akraba gibi olduk, diye devam ediyor ve birden, Türkiye’de hangi kent medenidir, diye soruyor bana. Sonra kendisi cevap veriyor. İzmir. Neden İzmir, biliyor musunuz? Çünkü orada göçmenler var, çünkü orada Rum, Ermeni ve Musevi kültürü var. Doğru söze ne diyeyim. Ve bilge Kayserili taksi şoförü devam ediyor, o bakan diyor, adını veriyor, mafyadır, Doğu’dan ne kadar yoksul çocuk varsa getirdi buraya, fuhuş ve uyuşturucu batağını elinde tutar, gidin bakın Kurtuluş’a, Ulus’a nereye isterseniz İstanbul’da, bütün haplar, uyuşturucu tacirleri ona çalışır. Kendi yeğenini dahi kullandı bu işler için, hiç utanma yoktur, öyle bir mefhum yoktur bunlarda. Şimdi de İzmir’i yok etmek ve fuhuş ve uyuşturucuyu oraya yaymak için girişimde bulundu. Biliyor musunuz, bunları belediyede çalışanlar, bakanlıklarda çalışan kifayetsiz insanlar seçiyor, bunlar olmadan hiçbir yere gelemeyecek insanlar seçiyorlar; ama seçiyorlar. Ulus’ta gençler uyuşturucu batağında, sabah bile taksiye binip belli yerlere gidip hap alıyorlar, kafayı bulmak için, bunlar da trilyonları olanların çocukları. Özal ile birlikte ahlak çöküşü hızlandı. Türkiye kocaman bir batak halinde. O sırada gelmişim geleceğim yere, iniyorum, ve daha fazlasını öğrenemiyorum Kayserili yaşı ileri taksi şoföründen. Dünyanın en güzel coğrafyasında konuşlanan içinden deniz geçen yegane kentin en güzel Boğaziçi köylerinden birinin zeminine basıyor ayaklarım. Karşı taraf daha orman, askeriyeye aitti, ondan… hemen ardında biliyorum binlerce dönüm orman yok edildi üçüncü Köprü için… sanıyorlar beton daha önemlidir doğadan… ve nefret ediyorlar gelecek nesillerden… onlara hiçbir güzellik, sevgi ve paylaşım bırakmamak için büyük bir yarış içindeler…

Biz gelelim yine Ankara’ya… “Ankara’nın taşına bak.. gözlerimin yaşına bak” ezgisini mırıldanıyorum Gençlik Parkı’nın çıkış kapısına doğru yönlenirken. Solumda çarpışan arabalar var… Hiç sevmemişimdir, bir ara kardeşimin hatırı için binmiştim Almanya’da, neden gelip çarparlar anlamamıştım. Gençler son derece keyifle sürüyorlar arabaları birbirlerinin üstüne, marifet çarpmak mı, yoksa kaçabilmek mi, bilemiyorum… Aynı yaşamda olduğu gibi, kimi çarpıyor, ezip geçiyor… kimi de kaçıyor… zarar vermekten ödü kopuyor…

Çıktığımda Gençlik Parkı’ndan, levhalar beni Sıhhıyi’ye götürüyor. Sağa sapıyorum, yolum Cumhurbaşkanlığı Konser Salonu’nun önünden geçiriyor beni… II. Mahmut’un yapmış olduğu reformlar çerçevesinde bütün notalarını imha ettirdiği ve Enver Paşa’nın yeniden yazdığı Mehter Marşını öz Osmanlı Marşı sanıp her etkinlikte çalan hükümet düşüyor aklıma… Bilgisizlik iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilemiyorum… Acaba artık kim farkında Cumhurbaşkanlığı’nın bu değerli Orkestra Binasının…

Biraz daha yürüyünce solda bir zamanlar üzerinde küçük bir yiv bulunan Lisedeyken yuvarlak teneke kutular içinde bağış topladığımız Türk Hava Kurumu’nun binasına geliyorum.

Avusturya Lisesi’ndeyken gönüllü olmuştum bağış toplamaya, 60 yılların sonuna doğru Beyoğlu’nu mini etekli mantomla boydan boya kat etmiştim, 16 yaşında olmalıydım, elimdeki yuvarlak teneke kutuyu sallaya sallaya bağış istemiştim gelip geçenden, çoğu da vermişti diye anımsıyorum. Gururluydu Türk toplumu o tarihlerde, güven vardı, sevgi vardı ve bir tutam da olsa paylaşım vardı. Ve Cumhuriyet Bayramı’nda anıta koyduğumuz çelenkler aklıma geliyor ve o zamanlar moda olan mini etekler ve insanların uygar tavırları…
Biraz sonra da bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü kurumu olan, bugün ise tek taraflı yayına ağırlık veren ve Türk Sanat Müziği’nin arasına sürekli ilahiler ve Kuran-ı Kerim’den dualar serpiştiren TRT – Ankara Radyosunun önünde buluyorum kendimi. Ne kadar çok bilgi edinirdim o güzeller güzeli radyo oyunlarından ve ne kadar severdim dinlemeyi. Aynı TRT’nin ikinci kanalından edindiğim sanat ve belgesel bilgileri gibi. Galiba sistemin bir amacı da nitelikli bir kurum bırakmamak, hepsini aynı vasatlığa çekerek aynı kılmak.. Bir Kızılderili sözü vardır “aynı olmak sonun başlangıcıdır “ diye… tıpkısının aynısı olan hiçbir şeyde kimlik kalmaz…

Cumhuriyet parkına geliyorum ansızın. İnce uzun bir park, yeşil lambalarla aydınlatılıyor ağaçlar, daha da bir yeşil oluyorlar.
Bir heykel var, kimin heykeli ya da neyi temsil ediyor ilkin anlamıyorum, levhası da düşmüş. Görevli bir polis memuru merakımı merak ediyor, usulca yanıma yaklaşıyor. Bu hoşsohbet insanoğlunun polis memurunun soyadının Solmaz olduğunu öğreniyorum. Heykel, Neşet Ertaş’ı canlandırıyormuş. Karanlıkta gözlerim o kadar seçti demek ki, zaten gözlüğü de koyduğum yeri bilemiyorum.

“Aman polis bey”, diyorum, tatlı sohbetinden sonra,”siz hiç solmayın, e mi!” Levhanın öyküsünü anlatıyor bana. Herkes heykelin üstüne çıkıp resim çektirmek istiyormuş, levhadan destek ala ala ne levha kalmış ne de yazı. “Bir de” diyor, “burada sürekli kaza olur, kaza olanlar da polisi beklerken illaki bu heykelin üstüne çıkacaklar, onlar da levhayı kırdılar.” Sonra bana Anıtkabir’i gösteriyor. Anıtkabir parıldıyor Anıttepe’nin üstünde… Hemen bir resim çekiyorum.

Yolda gelirken sağda yine devasa ilginç bir inşaat vardı, parkın arka tarafında kalıyor, o binanın da kültürel değerlerimizin artık değer sayılmadığı ülkemde Kültür Bakanlığına ait olduğunu öğreniyorum.

En azından, etrafı çöplerle çerçevelenmiş binanın mimarisiyle uzay çağını yakaladık diye düşünüyorum usulca.
Hava iyice karardı, yürüyorum Sıhhıye’ye doğru. Neşeli polis memuru Solmaz Hamamönü’ne gitmemi önerdi, Sıhhıye’ye çok yakınmış. Eski Türk evleri restore edilmiş, güzel bir mahalle yaratılmış. Ben ilkin misafirhanedeki bakla oda, olmayan masa ve sandalyeli odama bir vasıl olayım, sonra Allah kerim.
25.000 adım bir yol kat ettikten sonra bütün gün – bu arada asistanımız Selçuk’un bana ikinci kez aldırttığı telefon adım sayıyor, biliyor musunuz ve her 6000 adımdan sonra beni tebrik ediyor, uzun lafın kısası her gün beni tebrik eden bir telefonum var, ancak bugün kendimi aşıyorum, telefonda tebrik mesajları gırla gidiyor.
Giriş katından 123 numaralı birinci kattaki odanın anahtarını alıp odama vasıl olmadan, usulca resepsiyonda soruyorum, acaba bir sandalye bulamaz mıyım, odama koymaya diye. Memur tatlı tatlı tebessüm ediyor, mutfaktan alabilirsiniz, diyor. Daha önce yurtmuş burası. Üst katta mutfağı buluyorum, bir hanım bir şeyler yıkıyor evyede. Ondan bir sandalyelik izin istiyorum. Meğer o da konukmuş benim gibi. Neyse uzun lafın kısası katlanmış demir bir sandalye ile odama giriyorum. Sandalyeyi açıp üzerine ıvır, zıvır koymak niyetim, yapıyorum da, ama ıvır, zıvır yere düşüyor, sandalye sakat, öne doğru kaykılmış.
Televizyonu açayım diyorum, ama salt iktidar partisi reklamı, dünya liderinin Finlandiyalı gazeteciyi nasıl mahcup ettiğini anlatıyor bir kanal. Başka bir kanal dünya liderinin bu dünyadaki gölgesini konuşturuyor.
Bildirimi gözden geçirip Hamamönü’ne gideceğim. Notebook açılıyor, ama bellekteki dosya açılmıyor, notebook eski, dosya yeni. Hadi diyorum kağıttan okuyayım. Tam o sırada cep telefonu çalıyor. Pronetten hoş bir kadın sesi. Evinizde birileri var, alarm çaldı, polisi yollayayım mı? Hiç başıma gelmedi, ne diyeceğimi bilemiyorum. Hayırdır inşallah, bir bu eksikti. Yollayın diyorum, evin civarından birkaç kişiye haber veriyorum. Kameradan bakıyorum, Karaburun koltukta yastığın üzerine kıvrılmış yatıyor. Tarçın ise masanın üstünde, gözleri bir yanıp, bir sönüyor, hiçbir şey umurunda değil.

Olay açıklığa kavuştuğunda saat olmuş 23.30. Herhalde evin en yüksek noktalarında oradan oraya atlayan ve dolapların üstünde gücünün yettiği ne varsa aşağıya atan Tarçın yine bir yaramazlık yaptı, hareket sensörü de onu insan sandı. Tarçın’ı özledim…

Artık ne Hamamönü ne de Hamamarkası’na gidemem, ayrıca 25.000 adıma kaç 6.000 adım sığar, dörtten fazla, dört günlük istibdat hadimi zaten doldurmuş bulunuyorum… otur oturduğun yerde, kadın, diyorum, yarın erken kalkacaksın, yapacak bir sürü iş var.. ve Sakine, Sakine’nin lafını dinliyor…
Ankara, Ankara, güzel Ankara’yı yarın gezmeyi sürdüreceğimi ve canım Ata’mın huzuruna çıkacağımı daha bilmiyorum…
14.10.2015

