ÇIRAĞAN SARAYI SOHBETLERİ’NDEN BİR KESİT…

Akademisyen yazar ve benim can arkadaşım Dr. Şebnem Yüce 17 Temmuz 2007 ile 26 Aralık 2011 tarihleri arasında Çırağan Sarayı’nda, sanat yönetmeni sevgili Ayşe Sipahioğlu’nun organizesiyle bilim insanları, yazar, şair ve sanatçılarla otuz beş söyleşi yaptı. Ben de çokkültürlülük üzerine bir mini sergi açmış ve söyleşilerden birine katılmıştım.


İstanbul Üniversitesi, Çeviribilim Bölümü, Almanca Mütercim ve Tercümanlık
Çırağan Sarayı Sanat yönetmeni Sayın Ayşe Sipahioğlu, akademisyen moderatör Dr. Şebnem Yüce ile birlikte
Değerli yazar Rıfat Ilgaz’ın söyleşisini demek ki yıllar sonra sizlere de ulaştırmak üzere kaleme almışım. Zaman ve mekana direnen klasik bu metinle bu biricik yazarı anmak istedim, metni sizlere azat ediyorum.
Rıfat Ilgaz Söyleşisi
Rıfat Ilgaz 100 Yaşında “Ilgaz, sen Kastamonu’nun şen yüce bir Dağısın”

| Bu akşam (24.01.2011, Pazartesi, saat 19.00) Rıfat Ilgaz’ın söyleşisine gittim. Sultan Abdülaziz tarafından 1871’de sonsuz bir servet harcanarak yaptırılan, Padişah V. Murat’ın (1840-1905) yıllarca kafes hayatı yaşadıktan sonra, 1909’da parlamento binası olarak kullanılan, 1910’da yandıktan sonra yine yıllarca uykusundan uyanan güzel gibi prensini bekleyen Çırağan Sarayı’nda (Otel Kempinsky) yapıldı söyleşi. |

Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz, babasının 100. yıl dönümünde anlattı babasını. Yaşamının büyük bir kısmı bakımsız hapishanelerde geçen, en son 12 Eylül’de zincire vurularak o çok sevdiği Cide sokaklarında dolaştırılan Rıfat Ilgaz’ın hiç aklına gelir miydi, günün birinde Çırağan Sarayı’nda bir söyleşi yapacağı… Çırağan Sarayı’nın tüm görkemi içinde: “Ben babama hiç doya doya sarılamadım”, diyor Aydın Ilgaz, “aramızda ya parmaklıklar vardı ya da hastane koğuşları.”

| Rıfat Ilgaz’ın 80. yaş gününde öldürülme tehdidiyle çelik yeleğinden ötürü rahatsız görünen Uğur Mumcu’nun yaptığı güzel konuşma ve ardından Rıfat Ilgaz’dan sonsuz anılar perdeye yansıdığında, babasının, memuriyeti nedeniyle Kastamonu’da daha bisiklete binip Rıfat Ilgaz’ın mezun olduğu Abdurrahmanpaşa Lisesi önünden geçen ve onun “Bacaksız” başlıklı kitaplarını bir solukta okuyan Şebnem Yüce’nin olağanüstü güzel moderatörlüğüyle Aydın Ilgaz’ın babasına |
| karşı vefa borcunu ödediğinde, Aydın Ilgaz İş Bankası Kültür Yayınları’nın Rıfat Ilgaz’ın bütün kitaplarını basacaklarını ve bu kitapların okullara ulaştırılacağını açıkladığında, kendisinin küçücük bir çocukken babasını hapishanede nasıl ziyaret ettiğini, annesinin öğretmen olarak çalışamadığı için babasından ayrılmak zorunda kaldığını anlattığında, bütün salon nefesini tutarak Rıfat Ilgaz’ı dinliyordu. |

| Sivastopol kökenliydi Rıfat Ilgaz’ın ataları. Bartın’da gemileri batmış ve oraya yerleşmişlerdi. Rıfat Ilgaz Cide’de doğacaktı, yedi çocuktan biriydi. Amcası Çanakkale Savaşı’nda şehit olmadan önce iki çatışma arasında yaralarının iyileşmesi için Cide’ye gelecek ve Rıfat Ilgaz’ı kucağına alacaktı, küçük Ilgaz’ın elinde amcasının bir düğmesi kalacaktı hatıra, yıllar sonra Türkiye’de ilk düşünce suçu işlediğinde kırklı yıllarda, amcasından kalan son anı, o düğmeyi de götürecekti polisler. Suçu, kırmızı kaplı bir kitap basmaktı, oysa bayrağın rengi de kırmızıydı, yayınevinin adı yayınevi sahibinin soyadından ötürü Devrim’di. Ancak başlık da suç unsuru teşkil ediyordu. “Sınıf”tı kitabın adı. Dahası şiirlerden birinde, çocukların fakirliği anlatılıyordu. Ve bunların hepsi suç teşkil ediyordu. Birkaç kitap aldım söyleşiden sonra, onun yaşamını anlatan, onun öykülerinin, romanlarının ve şiirlerinin basılı olduğu. Hababam sınıfının yaratıcısı, Yeşilçam filmleriyle herkesi gülüp geçiren Rıfat Ilgaz’ın yaşamının hiç de hababam sınıfı gibi olmadığını öğrendim. Oğlu ise yıllar sonra dahi pasaport bile alamayacaktı Amerika’da bir burs kazandığında. Eşi ise boşandığı halde |
| Ilgaz soyadını taşıdığı için yurtdışına çıkarılmak istenmeyecekti. Ilgaz’a uzun yılar “komünist” damgası vurulacak, oysa Aydın Ilgaz bu kavramın hiçbir şekilde ayrımına varmadığı için çocuklarla birlikte Nazım Hikmet’in halası Sara hanımla “komünist, komünist” diye alay edecekti. Komünist neydi ki? Mehmet Ali Aybar da komünistti, eşiyle balık adam kıyafetleri giyip yaz kış Kuzguncuk’ta denize girip yüzdüklerinde, Aydın Ilgaz ve öteki çocuklar onları yüze yüze Moskova’ya kaçacak sanırlardı, ne de olsa Komünist’tiler. O, mizahın odağında bulmuştu kendini, her ne kadar mizahı edebi bir tür olarak kabul etmese de ruhu da mizahtı aslında. Daha 16 yaşındayken Kastamonu’da Nazikder gazetesinde bir şiir yazar. Şiirin adı: “Sevgilinin Mezarında“dır. Faruk Nafiz çok beğeniyor şiiri, “getirin şu haylazı bir görelim” diyor ve soruyor Rıfat Ilgaz’a, “sen daha genceciksin, ne zaman aşık oldun, ne zaman öldü sevgilim?” “Yok” diyor Rıfat Ilgaz, “ben büyük şairlere özendim, onlar hep böyle konularda yazıyorlar.” Rıfat Ilgaz bundan böyle sayısız mizah dergisinde yazılar yazacak, bunun yanında sayısız öykü, çocuk kitabı, şiir ve roman da kaleme alacaktır. Yaşadığı Cide’yi çok sever, 12 Eylül’de tutuklanarak götürüldüğü bu şirin kasabaya hep geri döner. Oğluna der ki “hiç iyi değil buranın gidişatı, bir festival düzenleyelim.” Gerçekten de bu festival tutulur, “Sarı Yazma” romanını yazar, Cide halkı bilinçlenir, onlara sahip çıkan Rıfat Ilgaz’a sahip çıkar. İki binli yılların başındayız, otomobille Kastamonu’dan Cide’ye gidiyoruz, arabada babam, dayım ve annem var, babam ve dayım rahatsız, zor yürüyorlar. Cide’ye yaklaştık diye sevinirken, ansızın çay yatağı misali bir yola giriyoruz. Daracık, kocaman, kocaman taşlar var yolda. Tanrım, diyorum içimden, ya arabanın lastiği patlarsa, ben ne yaparım. Yaklaşık bir 10- 15 km çay yatağında zar zor ilerledikten sonra daha iyi bir yola çıktığımızda nefes alıyorum. Evet, Rıfat Ilgaz’ın Cide’si, bu ağustosta dahi yemyeşil ormanların zümrüt mavisi denizle buluştuğu koylarla bezeli küçük kasaba iki binli yılların başına değin ulaşılması zor bir coğrafyada yer alıyordu. Ilgaz Aydın: “Biz boşuna harcamışız bir sürü aydınımızı” diye devam ediyor babasını anlatmaya. Tophanede tabut koğuşlarda, dikine bir kişi sığacak şekilde zincire bağlı kalıyor babası, yanında 17 yaşında bir lise öğrencisi, 1,5 yıla mahkum, suçu Nazım Hikmet’ten bir şiir kitabını üstünde bulundurmak. |

| Şebnem Yüce soruyor, “Babanız İstanbul’u da sever miydi?” İstanbul’un muhtelif semtlerinde oturmuş Rıfat Ilgaz, bir süre de Çengelköy’de ve Kuzguncuk’ta. Onaylıyor Aydın Ilgaz ve devam ediyor. “Evet, biz boşuna harcadık bir sürü aydınımızı, kültürümüzü unuttuk, böğrüne hançer saplar gibi gökdelenler sapladık bu güzeller güzeli kente, demir köprüler koyduk..! Şebnem Yüce Rıfat Ilgaz’ın “Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün” başlıklı şiirini okuyor. Evet, diyor Aydın Ilgaz, babamın asıl sevdiği |
| yer Cide’ydi. Sarı Yazma romanını yazar. Orada çok anıları vardır. Bugün Kastamonu Üniversitesi bir Meslek Yüksek Okulu yaptırdı, 600 öğrenci okuyor, Rıfat Ilgaz’ın adını koydular. Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi’nin yöneticisi Aydın Ilgaz, Amerika’da bursla eğitimini tamamladıktan sonra uzun yıllar Türk Hava Yolları’nda görev yapan, babasının kitaplarını basmak için Çınar Yayınevi’ni kuran, iki yıl Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri seçilen, babasının ölümünden sonra kurduğu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezini yöneten, birçok öğrenciye burs veren bir aydın. Soğuk bir gün bugün, dönerken Üsküdar’da motordan indiğimde artık çok modern olduğumuz için hava ısısını dijital ortamda gösteren ekran karşıma çıkıyor. Isı 3 derece. Omzumdaki yün şalı başıma doğru çekiyorum. Sanki kar mı serpiştiriyor, ne? |

Moderatör Şebnem Yüce diyor ki: “Rıfat Ilgaz der ki, ben derin karda doğmuşum.” Umarım Rıfat Ilgaz bugün İstanbul için soğuk olan bu havada Çırağan’ın olağanüstü mekanlarında bizi seyrediyordur. Aynı mekanlarda bir de sergi var, sanata verdiği emeğin ellinci yılında hazırlanmış bir Süleyman Saim Tekcan sergisi, özgür atların mavi sonsuzluklar önünde çerçevelerini zorladığı bir sergi. Sanki Rıfat Ilgaz’ın ruhunu temsil ediyor atlar, yerlerinde duramıyorlar. Kapıdan çıkarken bir kaç at resmi çekiyorum gayriihtiyari, sanki usta yazar beni elimden tutuyor ve en çok sevdiği mavi atlara götürüyor…

Oğlu Aydın Ilgaz’ın babasının vefatından sonra eline geçen son şiirlerinden biriyle sizlere son bir selam gönderiyor:
Elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse,
Boşa gitmesin son sıcaklığım..!
Ben biliyorum, zor koşullar nedeniyle edindiği verem hastalığından ötürü çocuğunun başının okşamaya çekinirken, Rıfat Ilgaz da gizliden gizliye biliyordu, boşa gitmeyeceği hiç bir emeğin ve sevginin…

| Rıfat Ilgaz’ın, eşi Rikkat Hanım ile 1939’da çektirdiği nişan fotoğrafı… (Aydın Ilgaz’ın kaleme aldığı “Sınıf’ın Efsanesi” kitabının ilk sayfasından) |
Derleyen: Sakine Esen Eruz |

