• Genel
  • 0

ŞİİR ÇEVİRİSİ ÜZERİNE ve ERICH FRIED’DEN AŞK ŞİİRLERİ

[1] Metin Papirüs Dergisi’nde yayımlanmıştır (Papirüs Abbas Sayar’ı Anarken Ocak – Şubat 2021:32-42)

Erich Fried’den şiirler

Wollen  
Bei dir sein wollen
Mitten aus dem was man tut
Weg sein wollen
Bei dir verschwunden sein  

Nichts als bei dir
Näher als Hand an Hand
Enger als Mund an Mund
Bei dir sein wollen  

In dir zärtlich zu dir sein
Dich küssen von aussen
Und dich streicheln von innen
So und so und auch anders  

Und dich einatmen wollen
Immer nur einatmen wollen Tiefer tiefer
Und ohne Ausatmen trinken  
Aber zwischendurch  Abstand suchen

Um dich sehen zu können
Aus ein zwei Handbreit Entfernung
Und dann dich weiterküssen
İSTEMEK  
Senin yanında olmak istemek
İşi gücü bırakıp orta yerde
Çekip gitmek istemek
Senin yanında yok olup gitmek  

Salt senin yanında
El eleden daha yakın
Dudak dudaktan daha yakın
Senin yanında olmak istemek  

Senin içinde sana şefkatli olmak
Seni dıştan öpmek
Ve seni içten okşamak
Böyle böyle ve  aynı zamanda farklı  

Nefes olarak içine çekmek istemek
Seni hep içine çekmek  istemek
Derin daha derin
Ve nefes vermeden içmek  

Ancak arada bir mesafeyi aramak
Seni görebilmek için
Bir iki el uzaklığından
Ve sonra seni öpmeye devam etmek        
Wie du solltest geküsset sein
Wenn ich dich küsse
ist es nicht nur dein Mund
nicht nur dein Nabel
nicht nur dein Schoss
den ich küsse
Ich küsse auch deine Fragen
und deine Wünsche
ich küsse dein Nachdenken
deine Zweifel
und deinen Mut  


deine Liebe zu mir
und deine Freiheit von mir
deinen Fuss
der hergekommen ist
und der wieder fortgeht
ich küsse dich
wie du bist
und wie du sein wirst
morgen und später
und wenn meine Zeit vorbei ist  
Nasıl öpülmen gerekli  
Seni öptüğümde salt dudaklarını değil 
salt göbek deliğini değil
salt kucağının sıcaklığını öpmüyorum
Senin soru(n)larını da öpüyorum
ve isteklerini
ve daldığın düşünceleri
ikilemlerini
ve cesaretini  
Senin bana olan sevgini
ve benden bağımsızlığını
seni bana getiren
ve benden götürecek ayağını
ben seni
olduğun gibi öpüyorum
ve seni
yarın ve çok sonraları
ve benim zamanım dolduktan sonra
nasıl olacaksan
o halinle öpüyorum  
Was es ist
Es ist Unsinn
sagt die Vernunft
Es ist was es ist
sagt die Liebe 

Es ist Unglück
sagt die Berechnung
Es ist nichts als Schmerz
sagt die Angst
Es ist aussichtslos
sagt die Einsicht
Es ist was es ist
sagt die Liebe 

Es ist lächerlich
sagt der Stolz
Es ist leichtsinning
sagt die Vorsicht
Es ist unmöglich
sagt die Erfahrung
Es ist was es ist
sagt die Liebe 
Bu odur  
Saçma sapan bir şey
diyor mantık
Olan neyse o
diyor aşk  

Bu bir kaza
diyor hesap kitap yapan yanım
Acıdan başka bir şey değil
diyor korku
Umutsuz vaka
diyor makul yanım
Olan neyse o
diyor aşk  

Gülünç duruma düşmek
diyor gurur
Sorumsuzluk
diyor sakıncalarım
Olanaksız diyor
deneyimlerim
Olan neyse o
diyor aşk    
Meine Wahl
Gesetzt ich verliere dich
und habe dann zu entscheiden
ob ich dich noch ein Mal sehe
und ich weiß:
Das nächste Mal
bringst du mir zehnmal mehr Unglück
und zehnmal weniger Glück 
Was würde ich wählen? 

Ich wäre sinnlos vor Glück
dich wiederzusehen   
Seçimim  
Varsayalım seni yitiriyorum
ve sonra karar vermem gerekiyor
seni bir kez daha görüp görmeyeceğime
ve ben biliyorum:
Bu kez
bana on kez daha fazla mutsuzluk
ve on kez daha az mutluluk getireceğini
Neyi seçerdim acaba?  

Mutluluktan çıldırırdım
seni yeniden gördüğümde  
Ich
Was andere Hunger nennen
das ernährt mich
Was andere Unglück nennen
das ist mein Glück 

Ich bin keine Blume
kein Moos
Ich bin eine Flechte
Ich ätze mich tausend Jahre lang in einen Stein

Ich möchte ein Baum sein
Ich möchte ein Leben lang
deine Wurzeln berühren
und trinken bei Tag und bei Nacht

Ich möchte ein Mensch sein
und leben wie Menschen leben
und sterben wie Menschen sterben
Ich habe dich lieb   
Ben  
Başkalarını açlık dediği şey
beni besliyor
Başkalarının mutsuzluk dediği şey
benim mutluluğum  
Ben bir çiçek değilim
yosun değilim
ben bir sarmaşığım
Ben kendimi bin yılda kazıyorum bir taşa  

Ben bir ağaç olmak istiyorum
Ben bir ömür boyu
Senin köklerine dokunmak istiyorum
Ve gündüz ve gece içmek  

Ben bir insan olmak istiyorum
insanların yaşadığı gibi yaşamak
insanların öldüğü gibi ölmek
Seni seviyorum  
Halten
Halten
das heißt
Nicht weiter – nicht näher – nicht einen Schritt oder heißt Schritthalten
ein Versprechen – mein Wort
oder Rückschau 
Halten
dich
mich zurück – den Atem an – mich an dich
dich fest
aber nicht
dir etwas vorenthalten  Halten
dich in den Armen
in Gedanken – im Traum – im Wachen
Dich hochhalten
gegen das Dunkel
des Abends – der Zeit – der Angst 

Halten
dein Haar mit zwei Fingern
deine Schultern – dein Knie – deinen Fuß
Sonst nichts mehr halten
keinen Trumpf – keine Reden
keinen Stecken und Stab und keine Münze im Mund   
Tutmak  
Tutmak
bu demektir ki
Tamam bu kadar – daha yakınlaşmadan – bir adım dahi
ya da aynı adımı tutturmak mı demek
sözünü tutmak– sözüm sözdür
ya da geri dönüp bakarsak
Tutmak
seni beni geri tutmak- nefesi tutmak – beni sana
sıkıca
ancak
senden bir şey sakınmadan  
Tutmak
seni kollarımda düşüncelerimde – düşte – uyanıkken
Seni tutup yukarıya doğru kaldırmak
karanlığa karşı
akşama – zamana ve korkuya karşı
Tutmak
saçlarını iki parmağımla
omuzlarını – dizini- ayağını
Başka hiçbir şey tutmamak
zaferi – söylevleri değil
sap değil sopa değil ve ağızda madeni para değil  
Vorübungen für ein Wunder
Vor dem leeren Baugrund
mit geschlossenen Augen warten
bis das alte Haus
wieder dasteht und offen ist 

Die stillstehende Uhr
so lange ansehen
bis der Sekundenzeiger
sich wieder bewegt 

An dich denken
bis die Liebe
zu dir
wieder glücklich sein darf 
Das Wiedererwecken
von Toten
ist dann ganz einfach 
Bir mucizenin ön alıştırmaları
  Boş inşaat alanının önünde
kapalı gözlerle beklemek
eski ev
yeniden oraya konup kapısı açılıncaya değin

İşlemeyen saate
öyle uzun süre bakmak
saniye göstergesi
kımıldamaya başlayıncaya değin
Seni düşünmek
sana olan
aşkın yeniden mutluluğa izin vermesi gibi

Bütün bunlar olduğunda
ölüleri canlandırması
ne kadar kolay olacak  
Inschrift
Sag in was
schneide ich
deinen Namen?

In den Himmel? 
Der ist zu hoch
In die Wolken? 
Die sind zu flüchtig 

In den Baum
der gefällt und verbrannt wird? 
Ins Wasser
das alles fortschwemmt? 

In die Erde
die man zertritt
und in der nur
die Toten liegen?

Sag
in was 
schneide ich
deinen Namen?

In mich
und in mich
und immer tiefer
in mich
Yazı kazımak  
Söyle bana
Nereye kazıyacağım
adını?  
Gökyüzüne mi?
Çok yüksek Bulutlara mı?
Onlar çok uçuşkan  
Ağaca mı,
kesilip yakılacak olana mı?
Suya mı,
Akıp gidecek ve her şeyi beraberinde götürecek olana mı?  

Toprağa mı,
basılıp ezilecek
ve içinde
sadece ölülerin yattığı?

Söyle bana
nereye
kazıyayım
adını?  
Benim içime
ve içime
Ve içimin
daha derinliklerine  
Fragen und Antworten
Wo sie wohnt? 
Im Haus neben der Verzweiflung 
Mit wem sie verwandt ist? 
Mit dem Tod und der Angst 

Wohin sie gehen wird
wenn sie geht? 
Niemand weiß das

Von wo sie gekommen ist? 
Von ganz nahe oder ganz weit 

Wie lange sie bleiben wird? 
Wenn du Glück hast
solange du lebst 

Was sie von dir verlangt? 
Nichts oder alles 

Was soll das heißen? 
Daß das ein und dasselbe ist 
Was gibt sie dir
– oder auch mir – dafür? 
Genau soviel wie sie nimmt
Sie behält nichts zurück 
Hält sie dich
– oder mich – gefangen
oder gibt sie uns frei? 
Es kann geschehen
daß sie uns die Freiheit schenkt 

Frei sein von ihr
ist das gut oder schlecht?
Es ist das ärgste was uns zustoßen kann 

Was ist sie eigentlich
und wie kann man sie definieren? 
Es heißt daß Gott gesagt hat
daß er sie ist 
Sorular ve Yanıtlar
O nerede oturuyor?
Umutsuzluğun yanındaki evde
Kiminle mi akraba?
Ölüm ve korkuyla  

Nereye mi gidecek
gittiğinde?
Hiç kimse bilmiyor  

Nereden mi geldi?
Çok yakınlardan ya da çok uzaklardan

Ne kadar mı kalacak?
Şansın varsa
sen yaşadığın sürece
 
Senden ne isteyecek?
Hiçbir şey veya her şey
 
Bu ne demek?
Her şeyin aynı anlama gelmesi
Nedir verdiği sana
-ya da bana da – bunun için?
Aldığı kadar aynen
Hiçbir şeyi geri vermemezlik etmiyor  

Seni
-ya da beni – tutsak mı tutuyor
ya da bizi serbest mi bırakacak?
Bize özgürlüğümüzü
verme olasılığı var  

O kadından özgür olabilmek
iyi mi kötü mü?
Başımıza gelebilecek en kötü şey  

O aslında nedir
ve onu nasıl tanımlayabiliriz?
Deniyor ki, Tanrı kendisinin
O olduğunu söylemiş  
Notwendige Fragen
Das Gewicht
der Angst
Die Länge und Breite
der Liebe
Die Farbe
der Sehnsucht
im Schatten
und in der Sonne 

Wieviel Steine
geschluckt werden müssen
als Strafe
für Glück
und wie tief
man graben muß
bis der Acker
Milch gibt und Honig 
Gerekli Sorular
Yükü
Korkunun
Eni ve boyu
Aşkın
Rengi
Özlemin
Gölgede
Ve güneşte  

Kaç taş
Yutulmak zorunda
Ceza olarak
Mutluluk için
Ve ne kadar derin
Kazılmalı
Tarla
Süt ve bal verinceye değin

Şiir Çevirisi Nedir, Ne Değildir ?

Diyor ki bir şair dostum, şiir çevirilerinin son okumalarını bir şair yapmalı. Biliyorum kimi şiir kitabı ortaklaşa çevriliyor, bir çevirmen ve bir şair el ele tutuşup yapıyorlar bu çevirileri. Ama öncelikle bu Corona günlerinde dahi kimin olanağı var bir araya gelmeye…  Kimin vakti var, saatlerce tek bir sözcük üzerinde yoğunlaşmaya, tam da o sözcüğün şiirin bütün bağlamını ifade etmesi için enine boyuna düşünmeye… ve kimin egosu daha yüksek veya daha alçak kelime avcılığında haksızlık yapmamaya?

Gibi düşünceler geçiyor Erich Fried’in şiir çevirilerinin son okumalarını yaparken. 

Düşünmeyi sürdürüyorum, nedir pekiyi diyorum, şiir çevirisini düz edebiyat metni çevirisinden ayıran ya da ayırmayan? Tek bildiğim hiçbir edebiyat metni “tekin” bir metin değildir, öyle elinizden kayıp gidebilir, siz onu öteki dile uyarlamayı sürdürürken. Buz dağının görünen kısmıdır sadece metin; yüzeysel yapının altında buz dağının bin misli uykudadır, her tırmalayan sözcükle metni erek dilde uykudan uyandırırsınız ve erek kitle okuru bunun ayrımına varır, eğer iyi bir edebiyat okuruysa, değilse de metne yazık olmuştur.  Öte yandan çevirmenin görevi çeviriyi iyi bir edebiyat okuru için yapmaktır, o açıdan şiirdeki derin yapıyı aktarırken neredeyse kutsal bir görevi yerine getirmek zorundadır çevirmen. Yani işi aslında zor ötesidir.

İşte tam da bu süreçte çevirmenin payına büyük bir görev düşer. Şairi tanıması gerekir çevirmenin; şairi oluşturan ortamların katmanlarını saydamlaştırması gerekir; artsüremli ve eşsüremli şiiri kuşatan bütün bağlamı bilmesi gerekir ve belki de en önemlisi çeviri sürecinde çevirmenin kaynak kültürde kendini evinde hissetmesi dışında erek kültür de onun hiçbir zaman vaz geçemediği  yuvası olma olgusunu  içerir.

Ve bilir ki, çeviride aslında hiçbir zaman aynı etkiyi veremeyecektir. Çünkü “her sözcüğün bir gökyüzü vardır”.  Kaldı ki kaynak dil okuru ayrıca farklı bir gökyüzü altında yetişmiş ve donanmıştır. Bu gökyüzü kaynak dilde kızılımsıyken erek dilde mavi olabilmektedir, kaynak dilde gökyüzü bulutluyken, erek dilde güneşlidir zaman zaman. Çevirmen böyle çevirmeyip de öyle çevirirse erek dildeki okur kitlesi ne kızılın ne de mavinin ayrımına varacaktır.  Şiirdeki bütün sözcükler o dildeki kültürle sıkıca sarmalanmıştır, iletme sürecinde bu kez kaynak dilde seçilen sözcükler ansızın erek dildeki kültürle sarmalanır.  Çevirmen ise sözcüklerin sarmalandığı katmanları saydamlaştıran uzman konumundadır.  Salt sözcükler değildir şiiri şiir yapan, daha bin bir öge vardır, kendini açıkça göstermeyen, dizeler arasına gizlenen ya da gizlenmeyen.

Sorunun yanıtını belki de bu soruda aramak gerekir : Pekiyi, çeviri nedir ?   Ne güzel bir sözcüktür bu sözcük Türkçemizde… “çeviri”… evirip, çevirmek eylemini içerir ister istemez… her dilde bu böyle değildir… Almancada “übersetzen” sanki bir yerden alıp başka bir yere koymak anlamını barındırır içinde, Batı dillerinden örnek olarak aldığımız İngilizcedeki “translation” ise benzer bir anlamı içerir. Oysa “çeviri” sözcüğü öyle mi… bin bir anlamı kuşatır Türkçede bu güzel sözcük.  İşte çevirmen de bu bin bir sözcüğün arasındaki  en uygun sözcüğü keşfeden bir kaşif konumundadır…

Şair bir arkadaş diyor ki, “Hele hele şiir ise çevirdiğin…  artık söze konu sadece kelimeler değildir. Şiirsel olmalıdır. Hatta kelimelerin hiç anlamı kalmamıştır.” Bu düşüncelere katılmak, ya da katılmamak  mümkün mü?  Madem her sözcüğün bir gökyüzü vardır, o zaman önemlidir her bir sözcük ve onu kuşatan kültür katmanları;  öte yandan çevirmen o şiirdeki duyguyu aktaran uzmandır, duygu ise sözcüklere bağlı değildir; duyuları oluşturan sonsuz başka oluşumlar vardır şiirde, bu bir uyak olabileceği gibi, dizelerin dizilmesi, sözcüklerin birbirleriyle çakıştırılması ve bin bir farklı olgu olabilmektedir.  O zaman çevirmen belki de sözcükleri çıplak haliyle yakalayıp onlara kaynak dilde biçilmesi gereken kıyafetleri erek dildeki çıplak sözcüklere giydirmekle yükümlü bir uzman konumundadır.

İşlevsel çeviri kuramları der ki, her çeviri aslında sunulan bir teklif mektubu gibidir. Şöyle düşünelim, misafir ağırlıyorsunuz, siz onlara bir tepside farklı içecekler sunuyorsunuz ve her bir konuk farklı bir içeceği tercih ediyor, kimi limonata, kimi meyve suyu,  kimi salt su, kimi ayran. Çeviri de aslında bir tür tekliftir, bu teklifi erek kültüre uygun hale getiren ise çevirmendir, ancak bu süreçte teklif vardır ama ısrar ya da zorlama yoktur.  Zorlama olduğu anda kırılır dökülür tüm sözcükler ve hiçbir şey ifade etmezler artık okuyana. Belki de her bir sözcüğün ardında bir yanardağ gizlidir. Sözcüğe şairin ona biçtiği ortamda, o sözcüğün yakın ve uzak bağlamında tam da şairin hedef aldığı anlamı kazandıran bir yanardağ.

Görüyorsunuz, neredeyse olanaksız oluyor şiir çevirisi bu durumlarda… Hayır, hiçbir çeviri olanaksız değildir, çünkü çeviri erek kitle için yapılır ve işlevsel bir çeviriyi de erek kitle istediği gibi algılamakta özgürdür. Çevirmen çevirisini erek kültüre azat ettiğinde artık o bağımsızlık kazanmış erek kültür dizgesine ait yeni bir şiirdir ve kaynağıyla olan ilgisi okurdan okura farklılaşabilir. Çünkü edebiyat metinlerini okur özgür alımlar; okuru bu bağlamda tanımlarsak, o metni kendi bireysel donanımından yola çıkarak anlamlandıran kişidir. Kaynak metin erek kitle okurunu bu süreçte hiç ilgilendirmez artık.

Şimdi biraz da diliçi çeviriden örneklerle bu söylediklerimizi somutlaştırmaya çalışayım. Orhan Veli’nin (1914-1950) İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı başlıklı şiirini ele alalım. Hiç dokunmayalım bu şiire, erek kültürün diline aktarmak gibi bir amacımız olmasın. Bırakalım yazıldığı dil ve kültürde kalsın bu güzel şiir. Şiir ne zaman yazılmıştır, sadece o tarihe bakalım. Kanık’ın dizeleri arasında kendimizi ansızın kırklı yılların İstanbul’unda buluveririz. Kayıkhanelerden söz etmektedir Kanık ve daha nice o tarihteki yerleşik kültürleri anlatmaktadır. İstanbul’un taşını toprağını tanıyan, yaşı olgun okurlar bilirler her sözcüğün ardındaki gizemi, çünkü o dönemi yaşamışlardır. Şimdi ise varsayalım şiiri yirmi yaşındaki bir okur okuyor… Şiir acaba ne diyecektir bu okura?  Sözcüklerin ardındaki o yoğun duyguları nasıl hissedecektir okur?  Bu duyguları o dönemin okuru gibi duyumsamasına olanak var mıdır?  Hayatında hiç sucuların çıngıraklarını duymayan, kuşların çığlık çığlığa geçmesine tanık olmayan bu okur, dalyan nedir bilir mi acaba ve belki de en önemlisi “Bir kadının suya değiyor ayakları” dizesindeki anlatının derinliğini ve bu ifadedeki büyüyü kavrayabilecek midir?

Tümüyle kimlik değiştiren Kapalı Çarşı, Mahmutpaşa bugün de aynı mıdır, güvercin dolu avlular yaşamlarını sürdürürler mi, doklardan çekiç sesleri artık gelmiyor mudur, sahi hiç dok kalmış mıdır İstanbul’da? Kimin başında artık “eski alemlerin coşkunluğu” eser ve “loş kayıkhaneleriyle bir yalıyı” kim bilebilir. Nerededir kaldırımdan geçen yosmalar ve hangi yosmanın elinden yere bir gül düşer, anlamı nedir bu gülün? Sevgilinin özlemiyle eriyip giderken hangi fıstık çamlarının ardından doğar beyaz bir ay ve kim hisseder o sırada sevgilinin kalp vuruşlarını? Sahi,  birkaç can çekişen cılız ağaç dışında hiç fıstık çamı kalmış mıdır Boğaziçi’nde ? Nerededir kırklı yılların Boğaziçi? Bugün Boğaziçi yıllardır betonarme gökdelenlere teslim olmuştur.

Evet, bilmem anlatabildim mi? Dil içi çeviride bile öylesine zordur ki, şiirin çevrildiği andaki, o dönemdeki duyguları yakalamak, eğer o duyguları hiç yaşamamışsanız! Pekiyi bu diller arası çeviride nasıl mümkün olabilir ki?

İşte tam da olanaksızı olanaklı kıldığı için şiir çevirisi hep yapılmalıdır. Bu bir cesaret işidir, edebiyat bilgisiyle donanmış çevirmen ise en cesur uzman konumundadır bu süreçte.  Keza bazı duygular ortaklaşa ve evrenseldir, şiiri şiir yapan da işte bu ortak duygulardır. Şiirler her daim çevrilmeli, kaynak dildeki estetik her daim erek kültüre kazandırılmalı, okurun şiiri okurken aldığı keyif ve donanım dışında çeviri şiir erek kültürü zenginleştirmeli ve böylece erek kitle dizgesinde yeni estetik oluşumlara da fırsat tanınmasını sağlamalıdır. 

Erich Fried  (1921 Viyana – 1988 Baden-Baden) Avusturyalı bir Musevi ailesinin oğlu. Beş yaşındayken Viyana’da tiyatro oynamaya başlıyor ve kendini edebiyatın odağında buluyor.  İş adamı olan babası Avusturya Almanya tarafından ilhak edildiğinde, 1938 yılında Gestapo tarafından sorguya çekildikten sonra vefat ediyor. Viyana’daki siyasi erkin yaptığı vahşeti doğrudan yaşıyor. Fried Londra’ya kaçıyor, burada BBC radyosunda Almanca yayın yapıyor. Grafik sanatçısı olan annesini  yanına aldırmayı başarıyor.  İngiltere’de Gestapo’ya karşı sivil toplum örgütleri kuruyor ve Musevilerin Almanya’dan kaçmalarını sağlıyor. Savaş sırasında kütüphanelerde, fabrikalarda ve yeni kurulan dergilerde çalışıyor, 1952 ile 1968 yılları arasında BBC’nin German Servisi’nde görev yapıyor. Fried savaş sonrası Almanca yapıt veren şairlerin en önemli temsilcilerinden.

Shakespeare’nin şiirsel dilini Almancaya aktarmayı başarıyor. T.S. Eliot, Dylan Thomas, Graham Greene, Slyiva Plath ve John Synge’yi çeviriyor. 1960 yılında “Bir Asker ve Kız” adlı kısa bir roman yazıyor. Her dönem içinde yaşadığı sistemi eleştiren Fried siyaset ile yazarlığı bir arada götürüyor.

Avusturya’da Özgür Kültür Birliğine ve Genç Avusturya gruplarına ve Komünist Gençlik Birliğine üye oluyor.  Ancak birliğin Stalin sempatizanı tutumu nedeniyle 1943’te birlikten çıkıyor.

İlk şiirleri Alman Antifaşist Şiir Derlemesi (1944) başlığı altında yayımlanıyor.

1962’de ilk kez yeniden Viyana’ya gidiyor, 47’liler Grubu’nun üyesi oluyor, 1965’te  heykeltraş, yazar ve fotoğrafçı Catherine Boswell ile üçüncü evliliğini yapıyor. Bundan böyle Batı Almanya’da yazarlığını sürdürüyor ve siyasi düşüncelerini açıklamaktan kaçınmıyor. 68 Kuşağı kapsamında çok sayıda etkinliklere katılıyor, şiirlerini  okuyor.  Şiirle siyaseti birleştiriyor, siyasi fikirleri tartışmalara neden oluyor.  Giessen Üniversitesi’nden 1977’de bir teklif alıyor, ancak açıkça fikrini söylediği için sorunlar devam ediyor. Solcu  öğrencilerden Georg von Rauch’un vurularak öldürülmesine “önlem cinayeti“ dediği için  Berlin emniyet müdürü Klaus Hübner’e hakaretten yargılanıyor. Heinrich Böll bilir kişi olarak ifade veriyor, 24 Ocak 1974’te Hamburg mahkemesinden beraat ediyor.

Savaş sonrasının en başarılı kitaplarından biri olan LIEBESGEDICHTE başlıklı kitabı (1979) okurlar için bir sürpriz oluyor. Bu kitapla Fried yaygın bir okur kitlesine ulaşıyor.  Bu kitap dışında  aşk, sevgi, hayat, ümit ve ölüm üzerine farklı şiirler içeren kitapları yayımlıyor.

1982’de Fried yeniden Avusturya vatandaşı oluyor, ancak 1949’da aldığı İngiliz vatandaşlığını da bırakmıyor.  22 Kasım 1988’de Baden Baden’de vefat ediyor ve Londra’da defnediliyor.

Sistemi eleştirmekten çekinmeyen Fried 1987 yılında Almanya’da 1951 yılında verilmeye başlanan Georg Büchner Edebiyat Ödülünü alıyor. 1813 ile 1837 yılları arasında yaşayan, edebiyatta dışavurumcu akımı temsil eden,  tıp eğitiminin yanında doğa bilimleri dalında doktorasını tamamlayan Büchner eserlerinde sosyal adaleti savunuyor ve sistemdeki çarpıklıkları eleştiriyor. Büchner’in yazar olan kız kardeşi de kadın hakları savunucusu. Büchner’in günümüzde de güncelliğinden yitirmeyen Danton’un Ölümü ve Woyzeck adlı tiyatro eserleri defalarca sahnelenmekle kalmıyor aynı zamanda filme de çekiliyor. Yoksul kesimin ezilmesine karşı çıkan Büchner dönemin egemen güçleri tarafından tutuklanmamak için ilkin Starssburg’kaçıyor ve oradan  Zürich’e geçiyor. Zürich Üniversitesi’nde ders veren Büchner genç yaşta tifo hastalığından vefat ediyor.

Fried, ödül töreninde Büchner’in eserlerindeki sosyal eleştiri ağırlıklı bölümlerden alıntılar yaparak o dönemin koşullarını günümüzün koşullarıyla ilintilendiriyor ve  Büchner günümüzde  yaşasaydı sistem eleştirisine yönelik eserler vereceğinden emin olduğunu söylüyor.  Fried  konuşmasını Büchner’in 28 Haziran 1935’de sürgünde bulunduğu Strassburg’dan yazdığı bir mektuptan alıntılandığı bir bölümle bitiriyor : “Ayrıca eserlerimle ilgili olumsuz eleştirilerin yayımlanacak olmasını doğal karşılıyorum, çünkü hükümetler ücrete bağlanmış yazar çizerleri tarafından hükümete karşı duranların aptal ya da ahlaksız olduğunu belgelemek zorundadır.”

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir